I. Fonlanmış liberaller, zehirlenmiş İttihatçılar...


Milyonların can verdiği bir tarihsel kesiti konuşmak, birçok açıdan zordur. Hele de yaşananlar, bugünün siyasetinin doğrudan konusu olmaya devam ediyorsa... Ortada, canı alınanların ve can almaya sevk edilenlerin sağlığı açısından, dolayısıyla halkların birliği açısından önemli bir konu olduğu kesin; ancak herkesin meseleye bu bağlamda yaklaşmayacağı da...

Sözgelimi, “bavul gazeteciliği” kontenjanının yeni üyesi Yeni Şafak gazetesinin son servisi, Dêrsim Katliamı‘na dairdi. Yeni belgelerde, Seyid Rıza ile Atatürk arasında geçen, katliamın (ayrıca mağrur da olan) yüz yıllık mağdurlarının elbette göğsünü kabartan görüşmenin kayıtları olduğu iddia ediliyordu. (Belge Yeni Şafak tarafından sunulunca, içeriğinden bağımsız olarak sahihliğine inanasımız gelmiyor açıkçası.) Yeni Şafak’ın gazetecilik pratiğinin katliamın detaylarının açığa çıkarılmasına, halkların tarihsel gerçeklikleriyle yüzleşmesine yönelik bir efor olduğunu iddia edebilir mi kimse? Orada başka bir hesabın, halkların olmayan bir hesabın görüldüğü; katliam mağdurlarının da bu hesap doğrultusunda provoke edilmek istendiği açık değil mi?

***

Ermeni Soykırımı’nı da bir insan hikayesi olarak konuşmakta oldukça eksiğiz. Daha doğrusu, insan hikayelerinden bile “insana dair”, halklara dair sonuçlar çıkarmaya uğraşmakta; meseleyi egemenin hakim olduğu güncelpolitiğin dışında algılayabilmekte... Meşrebimiz, soykırıma yaklaşırkenki halimizin de belirleyeni oluyor, olacak elbette; ama sorun sadece bu değil. Ermeni Soykırımı‘yla ilgilenen birilerinin -görünen o ki, soykırım eksenli gündemin belirleyeni olma ehliyetine de sahip birilerinin- gündemi, tarihle yüzleşme, halkların zihninin/reflekslerinin sağalması, birliğin kuvvetlendirilmesi ve sair iyilikler değil.

Sözü gizleyip saklamak, kapalı konuşmak, faydalı bir tutum olmadığı gibi yanlış anlaşılmalara da kapı aralar; o nedenle hemen soralım: Kim bunlar?

Biliniyor ki emperyalizm, düşünce alanındaki tahakkümünü, algı yönetimindeki hünerini pekiştirmek için son on-on beş yılda iyice yaygınlaşan bir yöntem izliyor: Fonlama. Adında demokrasi, fikir özgürlüğü, “açık toplum” gibi kulağa hoş gelen ibareler bulunan kurumlar eliyle bazı konuları içeren projeler özel olarak destekleniyor. Hangi projenin destekleneceğinin ise politik, ahlaki, insani normlara göre belirlenmediğini, heralde söylemeye lüzum yok.

Ermeni Soykırımı da bu fonların önemli konularından biri. Soykırımla ilgili çalıştay, sempozyum gibi faaliyetlerin ana akımı, bu fonlarla gerçekleştiriliyor. Dolayısıyla bu tür tartışmalarda tarihi gerçeklerin açığa çıkması da, halkların yüzleşmesi de, politik hesaplardan ari, herkese hakkını teslim eden bir yaklaşım da hayal oluyor. (Hrant Dink’in Ermeni milliyetçiliği ve soykırım tartışmalarına dair “cesur” sözleri, bu tartışmaların ürünüdür.)

Buradan demokrasi, buradan insan hakları, buradan yüzleşme çıkmaz. Fonlama kuruluşları eliyle emperyalizm, bu tartışmaların içeriğini, düzenini, “moderasyonunu” belirliyor; kendi payını ortadan kaldırmaya, günahını arındırmaya çalışıyor. Buradan halkların birliği hiç çıkmaz!

Fon mu almak istiyorsunuz? Önce, iyi bir liberal olduğunuzu bir şekilde kanıtlamış olmanız gerekiyor.

Fon mu almak istiyorsunuz? Önce, meseleye halkların zihni ve mücadelesi açısından değil, “ehlileştirilmiş kavramlarla” malul bir politik argümantasyonla baktığınızı kanıtlamanız gerekiyor.

Biz bunları geçelim... Bu dert, fon için sisteme yanlayanların, otosansürü doğal bir refleks gibi ifa edenlerin ve -meselenin en ucunda- insanlığın acılarını geçim kaynağına dönüştürenlerin olsun.

***

 Ermeni Soykırımı’yla ilgili bir başka yaklaşım ise, Türkiye devrimci hareketinin önemli kısmının genlerindeki “gizli İttihatçılıkla” alakalı inkarcılıktır. Gizli İttihatçı‘ya ne kadar tarihsel belge göstersen kar etmez: İttihatçılar, feodalizmi tasfiye etmek suretiyle tarihin ‘motörünü’ ileriye doğru çevirmiştir; bunlar ancak, “kaçınılmaz kötülükler” olarak görülebilir; meseleyi gündeme getirmek bile, hiç kuşkusuz emperyalizmle işbirlikçiliktir! Aynı yaklaşım, Şeyh Said İsyanı’nın kanla bastırılmasını veya Dêrsim Katliamı’nı da aynı yerden görür ki, bu yanlış güncel değildir: 20’ler TKP’si ve Komintern’inin Türk egemenlerine yaklaşımı, tam da bu mekanik “ilericilik” algısıyla maluldur.

Onları da oldukları yerde bırakalım... Nasılsa kendi zehirlerinde boğuluyor, toplumsallıkla aralarındaki açıyı da gün geçtikçe büyütüyorlar. 90 yıllık cumhuriyetin hepimizin zihninde yarattığı tahribatlardan kurtulmaya dönük irade, cesaret ise her geçen gün güç kazanıyor.

***

Hasılı, Ermeni Soykırımı’nı veya memleket tarihinde iz bırakmış başka olayları konuşurken liberalleri bir yana, gizli İttihatçıları öte yana savuşturalım... Bizi devlet damgalı yönelimler değil, halklar ilgilendiriyor. Halkların zihni, birliği, mücadelesi; halkların dünü, bugünü, geleceği...


II. Diyarbekir, Antep, yüzleşme...

“Bu bahçede koştururduk. Nar ağaçları vardı, dut ağacı da. Ortada avlu, etrafında eyvan dediğimiz odalar vardı. Genelde avluda süs havuzları dediğimiz küçük havuzlar olurdu. Biz çimmek deriz, o havuzlarda yüzerdik. İki katlı, dört odalıydı evimiz. Hepimiz fakirdik. Her aile bir odada yaşardı. 15 metrekareydi odalar. Biz yedi kardeştik. Avlu, banyo, tuvalet müşterekti. Dedeler, ninelerle beraber otururduk. 1915’ten sonra kalanların çocuklarıydı. Kimisi demirci, kimisi taş ustası, kimisi kuyumcu. Benim ailemden dört kişi kayıp. İkisi amcam. Babamın annesi, nenem sırf bu yüzden delirmiş. Biz bir şekilde kurtulmuşuz. ... Çocukluğumu özlüyorum. O atmosferi özlüyorum. Ben de isterim (Diyarbakır’da) bir evim olsun; ama ne katacak bana? Mutlu olacağımı sanmıyorum. Hagop olmayacak, Vanes olmayacak. O atmosferin içinde olmadıktan sonra ne anlamı var. Artık Gavur Mahallesi’nin gavuru yok, mahallesi var sadece.”*


Mıgırdiç Margosyan’ın çocukluğunda yaşadığı evin avlusunda durup söyledikleri, hepimizin yüreğini acıtıyor. Acıtmaz mı? Anlattığı tablo, yalnızca bir tarihi kesitin değil, Kürdistan’ın bambaşka bir atmosfere sahip olduğu günlerin betimi... Soykırım, Ermenileri katletmekle kalmadı; o günlerin çok çiçekli bahçesini de zehirledi.

Diyarbekir’de öğrencilik ederken, Xançepek’teki Hristiyan din insanlarının ardından “Keşiş keşiş, g.tüne bir şiş!” diyerek koşuşmuş çocukların yaşlı suretleriyle de tanışma fırsatı buldum. Devlet, onları zehirlemişti. Kürt Özgürlük Hareketi’nin sağaltma çabaları ise fidanlarını yeni yeni vermeye başlamıştı.

Bilen bilir; Diyarbekir’in yaşlılarının soykırım zehrinden halen arınamamış bir bölümü, “Ermeni” sözcüğünü küfür niyetine kullanır. Ben de öğrenci yurdunda kalırken, güvenlikçinin biriyle sohbet ediyordum. Memleketimi sordu, söyledim. İfrit olduğum soruyla devam etti: “Türk müsün, Kürt müsün?” Sırf inat olsun diye, “Ermeni’yim” dedim. “Töbe estağfurullah” deyip de yüzünü çevirip gidişini, halen hatırlarım.

Başka bir gün, cesaretimi toplayıp o ihtiyarlarla açık açık konuşmaya karar verdim. Xançepek’in Hasırlı Mahallesi’nde, “Eşit Özgür Yurttaş Derneği”ne gittim. Tahmin ettiğim gibi bir ihtiyar oturmuş, tütün sarıyordu. Karşılıklı kürsülere oturup sohbet ettik. Biraz güven verdikten sonra, pat diye sordum: “Xalo, Ermeniler varmış buralarda, sen gördün mü onları?” Yurttaki güvenlikçinin tersine, gözleri karardı, omuzları çöktü Xalo’nun. Tütününden bir soluk daha çekip, “Biz onlara çok haksızlık ettik” dedi: “Bize onları düşman bellettiler, kovduk. Mahallenin terzisi, berberi onlardı, bütün zanaatları onlardan öğrendik. Sonra da gittiler, evlerine yerleştik.”

(Gariptir; Diyarbekir’in ihtiyarları Ermenilerden bahsederken çoğunlukla “Gittiler” der, belki utançtan... “Katledildiler”, “Sürüldüler”, “Helak edildiler” değil, gittiler...)

Güvenlikçinin tevbe’si ve Xalo’nun -suç doğrudan kendisinin olmamasına rağmen- mahcubiyeti... İkisi mücadele etti; bereket, ikincisi büyük oranda kazandı. Kürt Özgürlük Hareketi’nin, “Aman, oy kaybederiz, destek kaybederiz sonra; toplumun sinir uçlarına dokunmayalım” gibi hassasiyetleri hiç engele dönüştürmeden yürüttüğü ısrarlı ideolojik/kültürel mücadele, Kürt halkını bir nebze olsun sağlığına kavuşturdu. Bu mücadelenin politik, kültürel, toplumsal yansımalarını, bugün Kürdistan’ın her yerinde görebilirsiniz. Ermeniler gitti; milyonlarca Ermeni... Maalesef geri getirilemezler; maalesef, Mıgırdiç Margosyan’ın avlusuna hiçbir güç can veremez tekrar. Ama tarihle yüzleşmek, hiç değilse bugün öyle boğazlaşmalara zemin sunmamak ve yarın daha güzel bir kenti, mahalleyi kurabilmek için bir önkoşul.

***

Diyarbekir’den otobüsle beş saat uzağı... Antep, Ermenilerin önemli yerleşimlerinden biriymiş. Kentin merkezinde, çoğu yıkılmış olsa da halen yüzlerce Ermeni konağı bulunur. Avlulu Ermeni konağı mimarisinin belki de en tipik örneklerinin yüzlercesi, çarşıdaki Eblehan Mahallesi’nde arz-ı endam eder.

Antep’teki Ermeni konakları, yıllar boyunca terk edilmiş halde oldu. Öyle ki, evlerin önemli kısmı harap olmaya terk edildi; böylelikle imara açılabildi, rant kaynağına dönüşebildi. Bazılarının yerine yüksek binalar, iş hanları inşa edildi. Kiliseler, önce hapishaneye, sonra camiye dönüştürüldü. Kalanlar, fuhuşun, uyuşturucu ticaretinin mekanı oldu. 

Sonra bir gün, Antep Büyükşehir Belediyesi’nin bu yapıları restore edeceği tuttu! Evlerden yıkılıp yerine modern binalar yapılmayanlarını ya da camiye dönüştürülmeyenlerini tadil etmeye başladılar. Kimse Ermenilerden bahsetmedi; halen de bahsetmiyor. O evlere de kimse, “Ermeni Konağı“ demiyor; “Tarihi Antep Evi” diye bir isim uydurmuşlar. Oralarda eskiden kimler yaşardı; o mahallelerde nasıl bir atmosfer vardı; sonra ne oldu da böyle oldu? Kimsenin umrunda değil. O evler kafe; hep kafeydi; onları inşa edenler, bir gün biri gelip kafe açsın diye inşa etmişti!

O Ermeni konaklarının herhangi birinin bahçesinde iki liraya çay içen bir Antepliyi çevirin, sorun; verecek cevabı yoktur. Hiç de sızlamaz içleri, Ermenilerin mirasına konmaktan, o mirası ucube kafelere dönüştürmekten... Aksine: “Ne de güzel etti şu belediye yahu! Baksana, ne güzel örülmüş şu kara taşlar! Antep Evleri, medar-ı iftiharımız!” 

İftihar ettiğiniz, yaratımınız değil, yıkımınızdır ağalar! İftihar ettiğiniz, bir buçuk milyon Ermeni’nin ve milyonlarca başka canın üzerine kurulu medeniyetinizdir!

***

Xançepek’in Eşit Özgür Yurttaş Derneği’ndeki Xalo’nun mahcubiyetini, Antep’in Ermeni Konakları’na “konanların” arsızlığıyla da karşılaştırın. Yüzleşme, hesaplaşma, sağalma... Bir soykırımı konuşurken aklımızda bulunması gereken tüm mefhumlar için neye ihtiyacımız olduğu, bu karşılaştırmanın sonuçlarıyla çıkar açığa... Yüzleştik diye kimse bizi ‘fonlamaz’ belki; ama yüzleşmek, bugünümüze sağlık, yarınımıza umut katar. Tarihiyle yüzleşmeyenin, bugüne ve yarına dair sözlerinin ne önemi olur?

*Mıgırdiç Margosyan’la söyleşi; ‘Gavur’suzlaştırılmış Gavur Mahallesi’nde; Helin Alp; Taraf gazetesi; 27.10.10


OSMAN OÐUZ