DAİŞ'in nasıl oluşup geliştiği sorusuna kabaca iki ayrı kalkış noktasından hareketle iki farklı cevap verilebilir. Cevaplardan, uluslararası jeostratejik ihtilaf ve çekişmeleri DAİŞ'in gelişimindeki belirleyici parametre addeden birincisi, son dönemde oldukça yaygın bir kabule mazhar oluyor. "Frankenstein modeli" diyebileceğimiz bu cevaba göre, DAİŞ'in doğuş ve gelişiminin esas müsebbibi, onu jeostratejik çıkarları gereği dolaylı yollarla ve/veya doğrudan yaratan ve şimdi de "canavarla" baş edemeyen emperyal veya bölgesel güçlerdir. Bu modele göre DAİŞ, yaratılmasından sorumlu olan çeşitli güçlerin "ajandasını" doğrudan ya da dolaylı bir biçimde "sahada" yürüten, zaman zaman da kontrolden çıkan bir aktördür.
DAİŞ'in arkasındaki büyük güçler
Aslında DAİŞ'in beklenmedik hız ve şiddetteki yükselişi karşısında yaşanan genel ve haklı şaşkınlık atmosferinde DAİŞ'in arkasındaki daha büyük güçleri deşifre etmeye dönük çaba oldukça anlaşılır. Biden'ın DAİŞ'in yükselişinden doğrudan ya da hiç değilse dolaylı olarak Suudi Krallığı, Katar ve elbette Türkiye gibi bölge güçlerini sorumlu tutan açıklamaları, bu açıklayıcı şemanın yaygınlık ve etkisinin bir göstergesi. Türkiye'deyse AKP hükümetinin Suriye politikasının DAİŞ'in gelişiminde önemli pay sahibi olduğu hususunun özellikle toplumsal muhalefet güçleri tarafından bilhassa vurgulanıyor oluşu, DAİŞ'le Türkiye devleti arasındaki ilişkilerin teşhirine dönük çaba, elbette haklı ve anlamlı.
DAİŞ bir kukladan mı ibaret?
Ancak tek başına ele alındığında bu açıklayıcı şema, DAİŞ'in gelişme ve yaygınlaşma dinamikleri üzerine fazlasıyla basit bir tablo sunma gibi bir dezavantajla malul. Bu yaklaşımın daha uç ama gene de yaygın örneklerinde, DAİŞ bir konspirasyondan, çeşitli bölge güçlerinin operasyonel bir aparatından ibaret sayılıyor. Son dönemde sosyal medya mecralarında ve hatta yazılı ve görsel basında sıkça dillendirilen, DAİŞ'i ABD'nin bir tezgâhına ya da Türkiye'nin bir taşeronuna indirgeyen yorumlar mesela, bunun bir örneği. ABD ya da Türkiye'nin DAİŞ'in gelişimindeki rolünü, mezhepçi şiddetin bölgedeki artışındaki sorumluluğunu tartışmak elbette gerekli. Ancak bu, DAİŞ'i iplerini ABD'nin, AKP hükümetinin ya da başka bir melanetin tuttuğu bir kuklaya, yarattığı sonuçlar kolayca geri alınabilecek bir kumpasa indirgemek anlamına gelmemeli.
Diğer yandan, olası zaaflarına ve uçlaştırıldığında bir tür "komploculuğa" dönüşme riskine rağmen bu bakış açısının ciddi avantajları var elbette.
Suriye ve Irak: Yeni ihtilaf alanı
Irak da Suriye de uluslararası sistemin neredeyse bütün gerilim ve çatışma dinamiklerini sığdıran bir alana dönüşmüş durumda. ABD ile Rusya arasındaki "mini" soğuk savaştan, Körfez monarşileriyle İran arasındaki "bölgesel" soğuk savaşa çok sayıda çatışma dinamiği, Irak ve özellikle Suriye'deki ihtilaf üzerinden yeniden üretiliyor. Dolayısıyla bölgedeki her gelişmenin, hele DAİŞ gibi ürkütücü bir gelişmenin arkasında, sağında, solunda bir dizi emperyal ve bölgesel aktörü aramak hiç de boşuna değil. Türkiye örneğini ele alalım mesela. AKP hükümetinin Irak ve Suriye bağlamındaki hedeflerine ulaşmak adına DAİŞ'e müsamaha gösterdiği, örgütün Türkiye'yi bir ikmal ve rekreasyon alanı olarak kullanmasına izin verdiği, örgüte militan akışına müsaade ettiği, DAİŞ'in elindeki önemli bir kaynak olan petrol "ticaretine" göz yumduğu vs. vs. bilinen ve artık sıkça tartışılan gerçekler.
Türkiye-DAİŞ ortaklığı aleni
Türkiye, Bağdat hükümetini ve özellikle de Rojava'yı sıkıştırmak, "burnunu sürtmek" adına DAİŞ'e göz yumuyor, hatta açıkça onun "sırtını sıvazlayabiliyor". Bu anlamda Türkiye'nin DAİŞ'in serpilmesindeki rolü aşikâr. Ancak bu, DAİŞ'in Türkiye'nin taşeronu olduğu anlamına gelmediği gibi DAİŞ'le Türkiye'nin hedef ve çıkarlarının da mutlak anlamda örtüştüğü anlamına gelmiyor. Belli alanlardaki örtülü ve fiili birararadalık, başka bağlam ve koşullarda hızla düşmanlığa evrilebilir.
Güç ve tahakküm ilişkilerinin ürünü
Dolayısıyla DAİŞ'in yükselişi fenomenini anlamak ve açıklayabilmek için bir başka açıklayıcı çerçeveyi devreye sokmak elzem. Bu da esas itibariyle gerek Irak gerekse Suriye'nin içsel toplumsal dinamiklerine odaklanan, bu iki ülkede yaşananları kalkış noktası olarak alan bir çerçeve. Mezhepçi şiddetin ve DAİŞ'in bilhassa Irak'ta taşıyıcısı olmaya soyunduğu Sünni rövanşizminin temellerini hiç değilse son on yılın tarihinde aramak gerek. Bu, ABD'nin, Suudi Krallığı, Katar, Türkiye (dolaylı olarak İran) gibi bölgesel güçlerin DAİŞ'in yükselişinden ve daha genel olarak mezhepçi şiddetin yükselişinden sorumlu oldukları gerçeğini değiştirmiyor. Sadece bu sorumluluk, basit bir kullanıp atma ilişkisinin eseri değil. Daha karmaşık (kimi "yapısal", kimi konjonktürel) güç ve tahakküm ilişkilerinin ürünü.
DAİŞ'in nasıl geliştiği ve "kalıcı" olup olamayacağını idrak edebilmek için bölgenin hiç değilse son on yılına damgasını vuran tarihsel dinamikleri sorgulamak gerekiyor. Irak'ı mezhebi bir mezbahaya çeviren emperyalist müdahalecilik siyasetini, bölgesel nüfuz mücadelelerinde mezhep kartını arsızca kullanan bölge güçlerini (bkz. Türkiye), seküler muhalefeti acımasızca bastırarak siyasetin dinselleşmesinin önünü açan otoriter rejimleri, kalkınmacığın ve sosyal devlet uygulamalarının tasfiye edilerek toplumu bir arada tutan dayanışma ağlarının parçalanması politikalarını bir bütün olarak hedef tahtasına oturtmak gerek.
Arap ayaklanmalarının çürümesinin sonucu
Daha yakın zamanlara gelirsek, aslında DAİŞ tıpkı faşizm misali, Arap ayaklanmaları sürecinde yaşanan genel geri çekilişin ve özellikle de Suriye'deki popüler ayaklanmanın mezhepçi bir iç savaş haline gelerek çürümesinin bir sonucu. Faşizm nasıl "küçük burjuvazinin karşı devrimci umutsuzluğunu" harekete geçiren bir kitle hareketiyse DAİŞ'i de bu anlamda, alttakilerin karşı devrimci seferberliği, kendi çıkarlarına karşı örgütlenmesi olarak tanımlamak mümkün.
DAİŞ'in son dönemdeki askeri başarılarını mümkün kılan açık ya da zımni toplumsal destek, Irak'ta dışlanmış ve marjinalize edilmiş Sünni toplumundaki reaksiyonun radikalleşmesini ifade ediyor elbette. Ancak bu, (Türkiye'de AKP taraftarlarının ima ettiği gibi) DAİŞ'i (Arap ayaklanmalarının bir devamı sayılabilecek) bir "Irak Baharı"nın temsilcisi falan yapmıyor. DAİŞ'in parçası olduğu kalkışma, "Arap Baharı" denen ayaklanma ve halk hareketlerinin doğurduğu eşitlikçi ve özgürlükçü umutları ayaklar altına alan karşı devrimci kuşatmanın bir parçası. Devrimci-demokratik güçlerin baskın çıkamadığı koşullarda, 2011'den itibaren gelişen ayaklanmaların kışkırttığı siyasal ve sosyal türbülans, mezhepçi ya da etnik şiddeti kışkırtan bir umutsuzluğu ve yozlaşmayı tetikliyor çünkü. Dolayısıyla DAİŞ'in (ve benzer yapılanmaların) Irak ve Suriye'de şu ya da bu oranda da olsa belli bir kitle mobilizasyonu gücüne kavuşmasını, işte bu umutsuzluğu yaratan koşullar tartışmasından ayrı düşünemeyiz.
Rojava'ya saldırması tesadüf değil
Bu anlamda, DAİŞ'in karşısında tam da "bölgeyi" sarsan devrimci sürecin bir uzantısı sayılması gereken Rojava'nın duruyor olması bir tesadüf değil. Faşizmin olduğu gibi DAİŞ'in de gerçek alternatifinin devrim olduğu açık çünkü.
Dolayısıyla DAİŞ'in yükselişini açıklayabilmek için biri yakın zamanlı jeostratejik çıkar ve ihtilafları, diğeri de orta ve uzun vadeli sosyal ve tarihsel dinamikleri olmak üzere iki parametreyi birden dikkate almak gerekiyor. DAİŞ'le mücadelenin bir diğer gereği de onun cinai mantığını kavrayabilmek, onu deşifre etmek.
DAİŞ kim ve yöntemleri neler?
DAİŞ'i akıl dışı bir barbarlık şebekesinden, "ortaçağ karanlığına" geri dönüşü özleyen bir meczuplar kumpanyasından ibaret gören popüler yaklaşım, tehlikenin küçümsenmesine neden oluyor. Oysa DAİŞ, elindeki mali kaynakları modern bir mafya örgütünün bütün maharetiyle değerlendiren, etkili sosyal medya kampanyaları yürütebilen, yayınlarında açık bir biçimde askeri stratejisini tartışan oldukça "modern" ve "rasyonel" bir örgütlenme. Nazilerin de aynı sıfatları hak ettiğini düşünürsek, "modern" ve "rasyonelin" bu durumda birer iltifat olmadığı herhalde açıktır.
DAİŞ kontrol ettiği topraklardaki ahaliyi terörize etme amaçlı vahşete başvuruyor; bu hepimizin malumu. Ancak aynı zamanda "halifelik" gibi ütopik/kurtuluşçu bir çağrıda da bulunuyor ve biz ne kadar ciddiye almasak da bu çağrının belli bir karşılığı var. Yani popüler siyasal imgelemde ya da siyasal-sosyal fantezi dünyasında yankı bulabiliyor bu iddia. Hele hele Irak ve Suriye gibi toplumsal norm, kurum ve ilişkilerin lime lime olduğu, şiddetin toplumsal dokuyu iyiden iyiye tahrip edip kolektif bir gaddarlaşmaya neden olduğu ülkelerde.
Özgünlüğü ne?
DAİŞ'in stratejisini anlayabilmek için onun küresel "cihat hareketi" içindeki özgünlüğünü kısaca da olsa ele almak lazım. DAİŞ'in Abu Musa El Zarkavi liderliğindeki Irak El Kaide'sinin küllerinden doğduğu hemen herkesin malumu. Esasında Zarkavi, El Kaide içerisinde özgün bir konumu temsil ediyordu. El Kaide, Müslüman topraklarına hükmeden çeşitli rejimlerin İslam'dan şu ya da bu ölçüde sapmış olduğu cihatçı temasına sadık kalsa da esas itibariyle o "sapkın rejimleri" (yakın hedef) değil de ABD'yi (uzak hedef) karşısına alan bir strateji izledi. Zarkavi'nin çizgisiyse bu noktada El Kaide merkezinin vurgusundan kısmen uzaklaştı ve "yakın hedefe" (Irak ya da Suriye rejimleri ve özellikle de İran) odaklanan bir stratejiyi belirgin kıldı. Bu tutum, "tekfiri" söylem ve pratiklerin Zarkavi çizgisi için ayrıcalıklı bir konumda olması anlamına geliyordu. Tekfirilik, kabaca, bir birey ya da grubu dinsel sapkın ya da kâfir ilan etmeye verilen ad. Dinden sapmış olduğu öne sürülen kişi ve gruplara dönük şiddet, küresel cihat hareketinin paylaştığı ortak bir özellik aslında. Bu nedenle bazen bu hareketlere "tekfiri" de deniyor. Ancak tekfiri pratikler El Kaide merkezinin stratejisinde belirleyici bir konum işgal etmezken Zarkavi çizgisi ve onun devamcısı DAİŞ açısından temel önemdeler.
Aslında El Kaide merkeziyle Zarkavi ve DAİŞ çizgisi arasındaki farkları mutlaklaştırmak yanlış olur. Aynı ideolojik ve politik kaynaklardan tevarüs eden bu hareketler arasında bir yöntem, vurgu, zamanlama ve üslup farklılaşması söz konusu. Esas olarak "nüanslardan" bahsettiğimizi unutmayalım. Zaten koalisyon güçlerinin hava saldırıları, "küresel cihat hareketi"nin bu "düşman kardeşleri" arasındaki buzları şimdiden eritmiş durumda. "Hilafetin" ilanı da DAİŞ'i "küresel cihat hareketi"nin yeni cazibe merkezi haline getirmiş durumda.
Türkiye karar vermeli
Toparlamaya çalışalım: AKP hükümeti Türkiye'nin uluslararası sistem içerisindeki yerini değiştirmeyi kafaya koymadıysa eğer DAİŞ'le bir biçimde ve ister istemez karşı karşıya gelmek zorunda kalacak. "Hilafet" eğer kalıcılaşırsa "mürted" TC'yi illa ki hedef alacak. O zamansa Türkiye'nin Kürtlerin Rojava'da önünü kesmek adına DAİŞ'le tesis ettiği karanlık münasebetlerin Pakistan-Taliban misali bir "bumerang etkisi" muhakkak olacak. DAİŞ içerisinde Türkiye kökenli yüzlerce militanın bulunduğuna dair bilgiler ise örgütün Türkiye toplumuna sirayet edebilme ve hiç değilse belli bir kesime aktif bir biçimde angaje edebilme potansiyellerini ortaya koyuyor. Yani tablo vahim. DAİŞ ile uzun bir süre "komşu" olmak zorunda kalabiliriz. DAİŞ herhangi bir entrika ya da konspiratif manevradan çok daha gerçek ve kalıcı köklere sahip. DAİŞ'in ani ve sarsıcı gelişiminin maddi-sosyal temellerini sorgulamamak, yani kafayı kuma gömerek bu meseleyi birkaç siyasi bedduayla atlatabileceğimizi sanmak kendimizi aldatmaktan başka şey değil. Dedik ya, tablo vahim. O tabloya dosdoğru bakmaya cesaret edebilmeliyiz.