Şapkamızı önümüze koyup, evrensel kuralları gözeterek düşünmemiz gerekiyor: Toplumlara neler oluyor? İnsanlığın rotası ne yana çevrilmek isteniliyor?
Hep aynı yöntem. Katlettiklerine öfkelerini silahlarla kusarken, tekbir getirdikleri ve ''Öcümüzü aldık'' dedikleri belirtiliyor. IŞİD de insanların başını kesip top oynarken, “Allah-u ekber” demişti.
Bu vahşetle, gerçek Müslümanların da dini duygularını kirletiyor, bunda bir sakınca görmüyorlar. Hep aynı zihniyet.
Kürt halkı da uzun süredir bu zihniyetten kaynağını alan vahşetin mağduru. Dersim, Maraş, Roboskî, Şengal, Kobanê… Buralarda ve diğer katliamlarda olduğu gibi sonuçlarını her yönüyle yaşadı, yaşıyor. Son olarak IŞİD'in Şengal ve Kobanê'ye saldırıları bu zihniyet ve kıyımın halklar ve inançlar hedef alınarak boyutlandırılmış hali. IŞİD Şengal ve Kobanê’ye neden saldırıp bu katliamları gerçekleştirdi? Şengal'deki Êzîdî Kürtler ve Kobanêliler kimin toprağını işgal etmişlerdi? Kime, ne zararları olmuştu?
Ya ekmek parasını kazanmak için yola çıkan 34 Roboskîliyi Türk savaş uçakları neden bombalar yağdırıp öldürdü? Çoğunluğu çocuk öldürülen 34 Roboskîli ülkeyi işgale mi kalkmışlardı? Ülkeyi yerle bir edecek silahları katırlara mı yüklemişlerdi? Birçoğu oyun oynayacak yaştaydı ve elbette geçimlerini sağlamak dışında bir dertleri yoktu.
Fransa’daki Charlie Hebdo mizah dergisi ne yapmıştı? Bir karikatür yayınlamıştı. O karikatür bazı kesimlerce beğenir veya beğenilmeyebilir. Bu benimsenmiyorsa, aynı yöntemle bir karikatür yapılarak, yazı yazılarak buna cevap verilebilir.
Ama bu dil kullanılmıyor, aksine vahşet gerekçeleri yaratılıyor. Bu katliamla esasta; ''Benim gibi düşünmek, benim gibi davranmak, sevdiklerimi sevmek ve onlara saygı göstermek zorundasın. Yoksa yaşama şansın yoktur'' demek isteniliyor. Bunu Paris'teki katliamı yapanlar dayattığı gibi, Türk devleti de dayatıyor.
21. yüzyılda ve yaşadığımız bu evrende bu mümkün mü?
Demokratik ülkelerde, devlet üç sac ayağı üzerinde yönetilir. Bunlar; yargı, yasama ve yürütmedir. Bunlar bağımsız olarak çalışırlar. Gel gör ki, ülkemizde bu çark bozulmuş. Tüm yetkiler tek bir kişinin eline geçmiş. O da Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’dır.
Ülkede her ne kadar bakanlar, genel müdürler, müsteşarlar ve sayısız birimler varsa da tüm yetkiyi Cumhurbaşkanı kullanıyor. Yasalar, yönetmenlikler ve taamüller O’nun oluruyla hayata geçiyor. Bu nedenle Erdoğan “Benim savcım, benim polisim, benim yargıcım ve benim askerim” diyor. Bunlar, yasa ve yönetmenliklere göre görev yapmıyor. Erdoğan yönlendiriyor. Yasalara göre görevini yapan bir savcı olursa, ikinci gün soluğu başka yerede alıyor veya o dosya elinden alınıyor.
Polisin, askerin işlediği sayısız cinayet var. Hiçbiri yasal sürece alınıp yargılanmıyor. Üstü kapatılıyor. Kazaran yasal sürece takılanlar, dosya il il gezdirilerek zaman aşımına uğratılıyor.
Ülkede olup bitenlerin Fransa’da olan katliamdan farkı yoktur. Ana teması hep ayni: “Benim dediğim olacak”. Buna itiraz edenin yaşama şansı yoktur.
Netice olarak; ''Ya boyun eğeceksiniz, ya yok olacaksınız veya ülkeyi terk edeceksiniz'' diyorlar. Yurt dışında bulunan 4-5 milyon insan bunun eseridir.
Diyalektiğin bir kuralı var: “Babamdan ileriyim ama, oğlumdan geriyim” der. Zaman her şeyin ilacıdır.