• Zihniyette olduğu gibi dilde de paradigmal değişim yakalanmadan toplumsal dönüşüme ve özgürlüğe ulaşmanın imkanı yoktur.

ŞİYAR KOÇGİRİ

Toplum olgusunun çağrıştırdığı sosyalleşme, kültürleşme, düşünce, akıl gibi yapıların hiçbirini dil olgusu olmadan düşünemeyiz. Toplumsallaşmanın tüm dinamikleriyle sıkı bir ilişkisellik içinde gelişen dilin oldukça karmaşık kapsamı nedeniyledir ki, hem tarihsel-antropolojik açıdan hem dilbilimsel/anlambilimsel açıdan ve hem de felsefi açıdan yoğunca üzerinde durulmaktadır.

Dilin gelişiminde toplumsal ihtiyaçların, daha doğru bir ifadeyle toplumsallaşma ihtiyacının rolü başattır. Bu bağlamda sosyal iletişim ve iş bölümü gibi nedenlerle toplumsal yaşamın karmaşıklaşmasıyla soyutlamaya/simgeye dayalı bir iletişim aracı ihtiyacının doğduğunu düşünebiliriz. Dilin izlediği gelişim seyrinin hiyeroglif, ideografik ve alfabetik şeklinde; basitten karmaşığa doğru gelişmiş olması da bu yorumu desteklemektedir.

Dil, özü itibarıyla bir olguyu olduğu gibi değil, semboller yoluyla ifade eder. Bu durum gerçeklik ile temsili arasında her zaman bir fark bulunduğu anlamına gelir. Semboller yoluyla kurgulanan dil, bir dünya yaratır ve bu dünyanın algılama, düşünme ve ifade etme çerçevesini oluşturur. Dil-düşünce ilişkisini, dilden yana fazlasıyla büküp dilin bütünüyle düşünceyi belirlediğini iddia etmek gerçekçi değildir. Dil, insan beyninin, dolayısıyla soyut düşünme kapasitesinin gelişiminden bağımsız, dışsal bir olgu olarak değerlendirilemez. Bununla birlikte dil, düşünceyi olanaklı kılar ve düşünce için bir çerçeve sunarken aynı zamanda onu sınırlamış da olur. Nitekim bir dilde herhangi bir olguyu karşılayacak bir sözcük yoksa o olgu hakkında düşünmek zorlaşır.

Dil, bilgi ve iktidar ilişkisi

Diğer taraftan dil kurumsallaştıkça düşünce yoluyla yaşam üzerindeki etkisi ve kurucu rolü güçlenmiştir, çünkü insanlar dünyayı dilsel-kavramsal kategorilerle kavrar ve düşünürler. Gerçekliği sembolik ifadeye dönüştürme yoluyla temsil etmesi, dilin her şeyin belirleyeni olarak algılanmasının temel nedenidir. Karakteristik olarak gerçekliğin kendisini değil, onun imgesini sunan dil, gerçeklik göstergesi olarak kabul edildikten sonra gerçekliği örtmenin/gizlemenin bir aracı haline de getirilebilir. Dolayısıyla gerçek olmayanın meşrulaştırılmasına yönelebilir. Dil-bilgi-iktidar ilişkisi ve dile içerilmiş iktidar kodları, bu nedenle ciddi tartışma konularıdır.

Farklı toplumların farklı diller kullanıyor olması, her toplumun kültürel şekillenme ve dünya algısının farklılıklar içermesiyle ilgilidir. Dil, toplumsal ihtiyaçlar ve yaşam kültürü bağlamında şekillenir. Her dil, toplumun sosyo-kültürel, ekonomik yaşamından çıkar.

Dil, inanç ve beklentilerin yön verdiği düşünce dünyasının somutlaşmış halidir. Bu bağlamda dil, düşünce ve kültürel yapılar iç içe geçerek, karşılıklı birbirlerini üretir ve beslerler. Bu iç içe geçmişlik nedeniyledir ki; bir dil yapısından ilgili toplumun yaşamına dair birçok konuda kanaate varılabilir. Farklı toplum yaşamlarında, kültürel ve dilsel farklılıklar olmakla birlikte dil bütün kültürlerde aynı rolü oynar.

Devletçi uygarlık kültürü, eril ve iktidarcıdır. Bu kültür, farklı toplum yaşamlarına hâkim olduğu gibi farklı dillere de hakimdir. Örneğin Arap, Alman, İspanyol ve Türk kültürleri farklıdır ama tümü eril ve iktidarcıdır. Dolayısıyla dilleri de kaçınılmaz olarak buna göre şekillenmiştir. Devletçi uygarlık kültürü, dili de eril ve iktidarcı kodlarla örmüş ve bu dil eril ve iktidarcı kültürü yeniden yeniden üretmeye endekslenmiştir.

Dil ile eril ve iktidarcı zihniyet

Dil, zihniyetin yansıması olduğu gibi zihniyet ve kültür kurucudur da. Verili zihniyet ve kültürün eril ve iktidarcı yapısını düşündüğümüzde dilin de eril ve iktidarcı kültür ve zihniyet üretiminde en işlevsel araçlardan biri olduğunu görürüz. Bu anlamda kutsal din kitapları, dil ile eril ve iktidarcı kültür inşası arasındaki ilişkiye en somut örneklerdir. Zira dinlerin temel dayanağı sözdür/dildir. Tanrının sözü yasa olarak kabul ettirilerek eril ve iktidarcı ideolojik inşa öncelikle dilde ve dile dayanılarak gerçekleştirilmiştir. Bu bağlamda 5 bin yıllık eril ve iktidarcı devletçi uygarlık paradigması, dil tarafından üretildiği gibi eril ve iktidarcı zihniyet de dile yedirilmiştir.

Örneğin birçok dilde ‘insan’ ile ‘erkek’ aynı sözcüklerle veya aynı kökten gelen sözcüklerle ifade edilir. Öyle ki insan hakları (human rights) bile erkek haklarıyla özdeşleştirilerek ele alınır ki liberal demokrasilerin birey-yurttaş tanımlamaları da kültürel olarak aynı zeminde şekillenir. Bu nedenle denilebilir ki; kadının dışlanması, erkek ve insan olgularını özdeşleştiren eril dilden başlar. 5 bin yıllık eril ve iktidarcı uygarlık boyunca dilin de kültür paralelinde yeniden yeniden şekillendiği ve giderek eril ve iktidarcı kültürle iç içe geçtiği söylenebilir. Bugün siyaset dilinin, kültür dilinin, bilim dilinin vb. eril ve iktidarcılığından bahsediliyor olmasının nedeni bu şekillenmedir. Dilin bütün bu alanlardaki eril ve iktidarcı biçimlenişlerine dair veriler için çok uzağa değil, günlük yaşam içinde kullanılagelen ifadelere bakmak yeterlidir.

Dil tercihleri ve sömürü

Yine bir toplumdaki birey ve grupların (etnik-dinsel, cinsel ve kültürel) dil ve sözcük dağarcıkları da toplumsal statülerinden birebir etkilenir. Söz gelimi bir efendinin kullandığı jargon ile bir kölenin kullandığı jargon aynı değildir. Efendi, çevresiyle emir kipleri ve buyurgan bir jargonla konuşur. Kölenin zihninde ise itaat sözcükleri baskındır. Dolayısıyla dili de itaat dilidir. Yine toplumsal cinsiyet ve dil ilişkisi üzerine yapılan araştırmalarda kadınların daha feminen sözcük ve ses tonuyla konuşma eğiliminde oldukları, erkeklerinse daha maskülen sözcükleri ve tonu tercih ettikleri belirtilmektedir. Hakim kimlik tarafından baskı altına alınan, inkar ve imhayla karşı karşıya bırakılan grupların dilleri de yine aynı biçimde etkin, buyurgan ve net değil, edilgen, itaatkar ve muğlaktır.

Bu bulgular eril ve iktidarcı sistemin kurguladığı ezen-ezilen, efendi-köle, kadın-erkek kimliklerinin gerektirdiği dil tercihlerini gösterir. Nitekim politika-düşünce-felsefe ve bilim dünyasından dışlanmış, kamusal yaşamda ötelenmiş, aile ve bedene indirgenmiş kadın gerçekliğinin dili, binlerce yıl süren bu olguların yoğun etkisi altındadır. Bu, ezen-ezilen ya da kadın ve erkek kimliğiyle ilgili değil, zihinsel-kültürel sömürü ile ilgilidir.

Kültürel yaşam bağlamında erkeğin bir konuşma dili, üslubu vardır. Üsttenci, kesinlikçi ve bildiren bir dildir bu. Bu nedenle örneğin erkeğin kararsızlık, netsizlik belirten bir dil kullanması durumunda diğer erkekler tarafından (hatta bazen kadınlar tarafından da!) “Ne o öyle kıvırıp duruyorsun ne söyleyeceksen erkekçe söyle” şeklinde cinsiyetçi bir dille azarlanır, çünkü kararsızlık/netsizlik, erkeğin değil, kadının dilidir ve kadın “kıvırır”!

Sistemi yeniden üreten dil

Yine eril dil ve cinsellik çok sıkı bir ilişki içindedir. Bu ilişkiyi en iyi örnekleyecek olan sadece erkeklerden oluşan kahvehane, askerlik gibi kültürel ortamlarda boy veren ve giderek genele doğru yayılan argo dildir. Söz gelimi denetim, hakimiyet altına alma, teslim alma/olma, alt etme, fethetme, sınır tecavüzü, ülke namusu gibi kavramlaştırmalar, cinsellik ve iktidar iç içeliğini çağrıştırır. Bu kültürel algı içinde şekillenen dil hakim kimliğin ezilen kimliğe, yine erkeğin erkeğe küfrünü bile kadın bedeni ve cinsel organları üzerinden kurar. Bu öylesine gelişmiş bir dil değildir, üretilmiştir.

Dil, masum değildir, çünkü yaşamın içinden çıkar ama ifade ettikleriyle düşünce ve kültüre yön verir. Bu anlamda iktidarcılık ve cinsiyetçilik, devletçi uygarlık dillerinin karakteristiğidir. Verili dillerin cevheri, eril ve iktidarcı uygarlık kültürüdür. Bu dil, verili sistemi, günlük yaşamda, siyasette, ekonomide özetle her alanda yeniden yeniden üretir.

Dilde de paradigmal değişim

Bütün bu nedenlerle toplumsal dönüşüm ve özgürlük mücadelesinde dil, kadın ve özellikle erkek açısından ciddi bir engeldir. Tarihsel-toplumsal süreç içinde erkek, bu dille büyük oranda özdeşleşmiş ve bu dili bir alışkanlığa dönüştürmüştür. Bu durumu, normal görme eğilimindedir. Oysaki bu dilin sorunlu olduğuna dair farkındalık, toplumsal dönüşüm ve özgürlük mücadelesinde gereklidir. Aksi durumda özgürlük mücadelesi verirken bile kullandığımız dille klasik eril ve iktidarcı egemenlik ilişkilerini yeniden üretme durumuna düşebiliriz. Bu bağlamda zihniyette olduğu gibi dilde de paradigmal değişim yakalanmadan toplumsal dönüşüme ve özgürlüğe ulaşmanın imkanı yoktur.

Son olarak dil ve zihniyet dönüşümünde bunlardan biri, diğerine öncelenemez. Zihniyet değişimi kadar bunun dil alanında da temsilini bulması, ikisinin karşılıklı etkileşim içinde bir değişimi yaşaması gerekir.