Modern dönemde medya dünyaya dair farklı anlayış ve algıları, egemen ideolojilerin söylemleri içerisinde sınıflandırma, örgütleme, düzenleme ve bir araya getirme işlevine sahiptir. Bu işlevi yerine getirirken toplumsal imgelemi inşa eder, toplumun karmaşıklığı ölçüsünde farklılaşan bakış açılarını seçmeci bir biçimde sergiler, sınıflandırır, örgütler, düzenler ve bir araya getirir. Bu basitçe belirli bir görüşü ya da bakış açısını dolaysız ve bilinçli olarak desteklemek biçiminde gerçekleşmez. Medya işlevini dünyayı, yaşamı ve deneyimleri anlamlandırma süreçlerini etkileyen çerçeveler anlamındaki söylem alanında yerine getirir ve söylem alanı aynı zamanda da bu anlamlandırmaların sürekli bir değişim içerisinde bir mücadele alanıdır. Bu sürekli değişim halindeki mücadele alanı, medyanın yaptığı işi çelişkili bir iş haline getirir. Her ne kadar medya, Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’nde “egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir, başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür...” diyerek işaret ettikleri doğrultuda egemen ideolojiyi yeniden üretiyor olsa da, aynı zamanda da toplumsal mücadelelerin dolaysız bir alanıdır. 

Medyayı bu biçimde kavramak, yine de medyanın özellikle bu toplumsal mücadelelerin "savaş" biçimini aldığı süreçlerde egemen ideolojiden yana bir rol üstlenemeyeceğini iddia etmemizi gerektirmez. Zira günümüzün modern medyasının tarihsel gelişimi içerisinde, savaş zamanlarında oldukça özel bir rol üstlendiğine dair pek çok örnek yer almaktadır. Bunlardan en ünlüsü 1898'de ABD'de bir gazete patronu olan William Randolph Hearst'ün sırf kendi gazetesinin satışlarını arttırmak için İspanya-Amerika Savaşı'nı doğuran ortamı hazırladığı iddiasıdır. Hearst 1925'e gelindiğinde tirajı 2 milyonu bulan 40 gazete ve derginin sahibi olmuştur. Bu elbette ki özel ve tartışmalı bir örnektir. Ancak Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'nda, Soğuk Savaş döneminde, Körfez krizi ve Irak'ın işgali süreçlerinde medyanın üstlendiği görünür işlev üzerinde herkes uzlaşır. Bu tarihsel süreç boyunca iletişim teknolojileri gelişmiş, medya genişlemiş ve teknolojik tabanını genişletmiştir, ancak sansür ve propaganda ikilisi aracılığı ile medyanın savaş sürecinde üstlendiği rol özde büyük bir dönüşüme uğramamıştır. 


Propaganda 

Birinci Dünya Savaşı medyanın savaş zamanlarında propaganda ve sansür ikilisi aracılığı ile üstlendiği işleve ilk örneği teşkil eder. Savaş süresince propaganda pratikleri konusunda denemeler ve savaşın tarafı olan büyük devletlerin her birinin bu denemeleri gerçekleştirmek üzere kurdukları karmaşık örgütler, savaş sonrasında propagandayı hem uluslararası hem de ulusal düzeydeki "güç” mücadelesinin önemli bir unsuru haline getirmiştir. 

Propagandanın Almanya’da Naziler ile buluşması, ona elbette ki yeni anlamlar katmış ve sınırlarını daha belirgin hale getirmiştir. Hitler’in 1933 yılında iktidara gelmesiyle başlayan Nazi propagandası, toplumsal parçalanma, ekonomik çöküntü ve toplu işsizliğin neden olduğu krizi Yahudilerin gizli komploları olarak çerçevelemiş ve toplumsal hafızanın derinlerindeki “düşman” imajlarını çağırarak, hepsinin çıkarlarını o “düşmanın” yok edilmesi noktasında bütünleştirmiştir. Naziler orta sınıflara mülkiyet düşmanlarını yok etme sözü verirken, işçi sınıfına el emeğini yücelterek iş vaadinde bulunmuş, evlilik ve annelik alanlarıyla sınırlandırdıkları kadınlara mistik bir saygınlık yüklemiş, okul çağındaki çocukları ideolojik olarak koşullamış ve boş zaman etkinlikleri ile yönlendirmiş, her türlü kültürel ve entelektüel ürünü faşist propagandanın işine koşmuştur. Faşist propaganda, “insanın şeyler hakkında sahip olduğunu düşündüğü, ancak asıl olarak gerçek bilgiden tamamen farklı olan boş inanışların ve efsanelerin gerçeklerin kendi varlığından çok daha büyük gerçekler yerine geçişinin ve bunların bir siyasal kontrol aracı haline gelişinin örneğidir. 

İkinci Dünya Savaşı sonrasında soğuk savaş koşullarına uygun olarak, propaganda giderek gerçeği çarpıtarak ya da gizleyerek, yanıltma yoluyla ikna etme yanının ağır bastığı bir anlam kazanmıştır. İnsanları mümkün olan en iyi koşullarda yaşadığına, başka seçenek olmadığına, güce, sermayeye, iktidara sahip olanların çıkarları ile kendi çıkarlarının aynı doğrultuda olduğuna ikna etmek, ya da başka bir deyişle "rızanın imalatı" 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren büyük ve karmaşık bir endüstri halini almıştır. Bu "rıza imalatı" endüstrisi propagandayı halkla ilişkiler, stratejik iletişim, algı yönetimi gibi bazı yeni isimlerle, ilk ortaya çıktığı biçiminden çok daha karmaşık ve genişletilmiş olarak, insan psikolojisine ilişkin bilimsel bilginin ve küreselleşen ve çeşitlenen iletişim ağlarının da yardımıyla yeniden egemenlerin kullanımına sunmuştur. 

Propaganda bugün hem barış zamanlarında, hem de savaş zamanlarında iktidarların başvurduğu bir yöntemdir. Ancak savaş zamanlarında içeriği belirgin bir biçimde farklılaşır. Savaşı meşrulaştırmaya dönük bir propaganda sürecinin safhaları şöyle tanımlanmaktadır:

İlk aşama: Savaş açılacak ülke, örneğin yoksulluk/diktatörlük/anarşi gibi nedenlerle haberlerin konusu haline getirilir. Krizin müzakere yoluyla çözülmesinin olanaksız olduğu vurgulanır. Medya "Savaş Kaçınılmaz", "Savaş Kapımızda" başlıkları atar. 

Meşrulaştırma aşaması: Durumu düzeltecek askeri müdahalenin acilen gerçekleşmesini sağlayacak büyük bir haber üretilmeye çalışılır. Bu aşamada karşı tarafın lideri şeytanlaştırılır. Güçlü duygusal tepkileri teşvik eden haberler üretilir. 

Tatbikat aşaması: Haberlerin denetimini sağlamak için bir havuzda toplama ya da sansür uygulanır.

Sonuç aşaması: Normalleşme tasvir edilir ya da savaş haber gündeminden düşürülür. 


Algı yönetimi

Propagandanın bir biçimi olarak algı yönetiminin en temel unsuru algıları yanıltmaktır. İnsanlar kendi dışlarındaki gerçekliği belli bir mantık dizgesi ve değerler sistemi içinde, önceden sahip oldukları bilgi ve gerçekliğe dair edindikleri  enformasyonu bütünleştirerek algılarlar. Algı yönetiminin asıl hedefi bu mantık dizgesini ve değerler sistemini işe yaramaz hale getirmek, böylece insanların kendi dışlarındaki gerçekliği algılama yeteneklerini ortadan kaldırarak denetim altına almaktır. Bu, geleneksel propaganda biçimlerine ek olarak, algı yönetiminde gerçekliği anlamak ve anlamlandırmak için gereken enformasyonun iletişim sisteminden dışlanması, birbirine karşıt pek çok enformasyonun yaygınlaştırılması yoluyla gerçekliği anlamayı ve anlamlandırmayı sağlayacak olanın görünmez hale getirilmesi, önceden sahip olunan tarihsel denilen bilginin tartışılır hale getirilmesi yani "tarihin yeniden yazılması" gibi yollarla gerçekleştirilmeye çalışılır. Böylece içinde yaşanılan gerçekliğin olası anlama ve anlamlandırma yollarını ortadan kaldırılarak, belli bir anlama ve anlamlandırma çerçevesi egemen kılınmaya çalışılır.  

Algı yönetiminin bir yöntem olarak ABD Savunma Bakanlığı tarafından geliştirilmiş olması elbette ki tesadüf değildir. Çünkü “algı yönetimi” gücün, sermayenin ve iktidarın kendi çıkarlarını gerçekleştirebilmek için bütün topluma karşı sürdürdüğü bir savaşın bileşenidir.


Medya'nın sınırlılıkları

Ancak medya basitçe propaganda ve algı yönetiminin gönüllü aracı değildir. Medyanın propaganda ve algı yönetimi süreçlerinde işlevlenmesi sürecinde asıl olarak onun kendi sınırlılıkları rol oynar. Yasal sınırlılıklar, reklamcılar, sahipler, polisiye uygulamalar ve devletin gizliliği ile ilgili sınırlamalar ya da “gizli devlet” bu sınırlılıkların başında gelir. Bunların arasından yapısal olarak tanımlayabileceğimiz reklamcılar ve sahipler ile ilgili sınırlamalar ise özellikle 1980'lerle birlikte medyanın oldukça karlı ve stratejik bir sektör haline gelmiş olması ve devasa bir endüstriye dönüşmüş olmasıyla birlikte en önemli sınırlılıklara dönüşmüştür. 

Elbette ki medyanın savaş dönemlerinde üstlendiği işlevin temelinde haberler yer alır. Bu sınırlılıklar yanında haberin yapısal sınırlılıkları da propaganda ve algı yönetimi için kullanımını kolaylaştırır. Haberin ne olduğuna ilişkin en yaygın anlatı, haberin, gerçek dünyada bir yerlerde meydana gelen olaylar, kişiler ya da şeyler hakkındaki en son, en yeni ve ilgi çekici enformasyon olduğudur ve bu anlatıya göre, haberin içerdiği enformasyonun nesnelliğinin, dengeliliğinin, tarafsızlığının bütünüyle sağlanması ya da hiç değilse en çoklaştırılması mümkündür. Bu gazetecinin yani doğrudan haberi yazanın elindedir ve gazeteciliğin kabul görmüş etik ilkeleriyle çıkardığı ürün ya da yaptığı iş değerlendirilebilir.

Oysa haberin ve habercinin gerçeği bir ayna gibi yansıtması olanaklı değildir. Bütün medya ürünleri gibi, haber de bir temsildir. Yani gerçeğin bilgisi gerçeğin kendisi değildir, gerçeği temsil etmektedir. Temsil eden (örneğin bir savaş fotoğrafı/haberi) ve temsil edilen şey (savaş) arasında daima bir farklılık bulunur. Ayrıca haberin kendi yapılaşmış dili, grameri, anlatısal özellikleri de haber aracılığıyla kurulan gerçeği sorunlu kılmaktadır. 

Haberin yapılaşmış dili, toplumsal yapıda varolan, süregiden sınıfsal, cinsiyetçi, ırkçı vb. her türlü iktidar ve egemenlik ilişkilerinin yeniden üretilmesinden sorumsuz ya da bağımsız görülemez. Yani haber, kullanılan ve içine yerleşik olduğumuz dil evreninin cinsiyetçi, sınıfçı, ırkçı bütün eşitsizlik ilişkilerini yeniden üreten bir metindir. 

Ayrıca haber üretim sürecinin bazı özellikleri de bu durumu güçlendirir. Savaşın tarafı olan siyasi/askeri elitlerin aynı zamanda güvenilir haber kaynakları olarak tanımlanması, gazeteciliğin çalışma rutinleri, haber değerini tanımlayan zamanlılık, yakınlık, önemlilik, sonuç ve kamuoyunun ilgisini çekme gibi etkenler, medyayı kolaylıkla ve bilincinde bile olmadan propaganda ve algı yönetimi için kamusal enformasyonu dolaşıma sokan bir araç haline getirebilir. 


Medya felaketleri, acıyı, savaşı ve ölümü satar

Medyanın ticari bir örgüt olarak sürekli bir reyting/tiraj ve reklam satışları baskısı altında olması onu savaş dönemlerinde kamuoyu oluşturmak üzere propaganda ve algı yönetiminin aracı olmak dışında da savaşla ilişkilendirir. Felaket, acı, savaş ve ölüm haberlerinin reyting ve tirajları artıran ve dolayısıyla reklam satışlarını da artıran bir özelliği olduğu bilinmektedir. 

Bunun nedenlerine dair değişik yaklaşımların farklı açıklamaları vardır. Bu açıklamalardan bir kısmı insanın aşağılama, acı çektirme ve sakatlama sahnelerine karşı “aşağılık” bir tutkusu olduğu varsayımından yola çıkar. Felaket, acı, savaş ve ölüm haberleri ve görüntülerinin reyting ve tirajları arttırdığı açık olmasına rağmen, bunun toplumun talebi olduğu iması taşıyan  bu tür açıklamaların ne doğrulanma ne de yanlışlanma ihtimalleri mevcuttur. Üstelik bu açıklamaya tam ters bir noktadan başka bir argüman daha ileri sürülebilir. Bu tür haberler ve görüntülerin duyarlılığın körelmesine neden olduğu, insanın kendisini güçsüz hissetmesine ve bir şeylerin düzeltilemeyeceğini kabullenmesine yaradığı da söylenebilir. 

Susan Sontag “Başkalarının Acısına Bakmak” isimli kitabında, “Uzaktaki acıları gösteren fotoğrafların sağladığı bilgi ne işe yarar?” sorusunun yanıtını ararken “başkalarına çektirilen ve bizim görüntüler şeklinde izlediğimiz acılarla kurduğumuz düşsel yakınlık, uzakta ıstırap çeken insanlar ile ayrıcalıklı izleyiciler arasında düpedüz gerçekdışı bir bağ olduğunu akla getirir ve bu bağ, iktidarla gerçek ilişkilerimizi düzenleyen mistifikasyonlardan biridir” diye belirtir. Susan Sontag'ı takip edersek, medyanın savaş dönemlerinde üzerimize boca ettiği enformasyon, haber, fotoğraf, görüntüyle asıl olarak yıpranan şeyin gerçeklik duygusunun ta kendisi olduğu söylenmelidir. Savaşın somut gerçekliği ile medyanın onu temsili arasındaki muazzam kopuklukta, savaşın gerçek birer yaşamı olan ve bu yaşam elinden alınmış kurbanlarının, sayılara, isimsiz ölü, işkence edilmiş beden fotoğraflarına dönüşmesinde asıl sorun kendisini göstermektedir. 

Sorun gerçek ve bizim gerçeklik duygumuz olunca, başka türlü bir medyanın da mümkün olabileceği söylenebilir: Öyle bir medya ki bize dünyanın neye benzediğini anlatabilir, tüm insanlığın bilgisini dolaşıma sokabilir, acılarımızı paylaşmamızı, hep birlikte ağlama yetimizi geliştirebilir...


*Doç.Dr., Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi