
Hasan Ocak gözaltına alındığında, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğrenciydim. 1995 yılının Mart ayıydı. 12 Mart Gazi ayaklanmasının hemen sonrası. Muazzam bir antifaşist hareket gelişiyordu ve üniversite eylemleri ile ezilenlerin ayaklanmasına destek vermiştik. Ardından büyük bir saldırı ve kuşatma başlamıştı. Bu saldırının batıdaki ilk hedefi de komünistler olmuştu. Hasan Ocak da bu isimlerden biriydi. Bir diğer isim de, Hasan Polat’tı. Aynı günlerde gözaltına alınmışlardı. Hasan Ocak işkence ile öldürüldü, Hasan Polat ise medyada “Gazi provokatörü” diye lanse edildikten sonra müebbet hapis cezasına çarptırıldı. AİHM, “adil yargılanmamıştır” dedi ancak durum değişmedi, 1995 yılından bu yana cezaevinde. Kaç yıl ettiğini siz hesaplayın artık.
Sonra Hasan Ocak’ın ailesi ve yoldaşları “Sağ aldınız, sağ istiyoruz” sloganıyla bir kampanya başlattı ve 600. haftasına ulaşan cumartesi eylemlerinin de ilk adımını attı. Memlekette her yer eylem alınına dönüştürüldü, mitingler, sokaklar, barlar, kampüsler, atölyeler, duvarlar, köprüler. Demokratik ve meşru hiçbir mücadele aracı reddedilmeden, halkların gündemine Hasan Ocak’ın gözaltına alındığı ve kaybedilmek istendiği “Sağ aldınız, sağ istiyoruz” sloganıyla sokuldu. Taksim Sıraselviler’deki CHP il binası işgal edildi. O günlerde CHP hükümet ortağıydı ve İnsan Hakları Bakanlığı CHP’deydi. Bir hafta süren işgal, özellikle basının sansürünü kırdı, konu memleketin ilk sıralarında yer aldı. Kampanya, Hasan Ocak ailesini diğer kayıp yakınları ile buluşturdu.
Çok zor ve duygusal bakımdan da ağır bir süreçti. Sadece devletin baskıları, medyanın yok sayma girişimi bakımından değil. Emine Anne’nin yaşadığı acıya tanıklık etmek en ağırıydı. Acısı kadar öfkesi derindi. Her yere gitmeye, her yerde sonradan öğrendiği Türkçesiyle “Oğlum, Hasan’ım nerede” diye soruyordu, ardından anadilinde ağıtlara başlıyordu. Bir gün Ankara’da mahkeme başkanına “Benim oğlum nerede” diye sorduğu için “Mahkeme başkanına hakaret” suçlamasıyla tutuklandı. O yaşında cezaevine başı dimdik girdi, dimdik çıktı.
Hasan Ocak’ın en küçük kardeşi Maside’nin her mitingte, her eylemde, “Ağabeyim nerede” diyen sesi. Yüzündeki özlemin ve öfkenin çığlığı. Ve Baba Ocak. Oğlunu ararken, oğlunun yoldaşlarının başına bir şeylerin gelebileceği kaygısı, sesinden yüzünden hiç eksik olmayan Baba Ocak.
Sonra diğer kayıp yakınlarının acılarına tanıklık. Belirsizlik duygusunun ağırlığı, kaybolan renkler ve koyulaşan gri.
Bir an da hayatlarımızdan iz bırakmadan çıkan oğulların, kızların, babaların, dayıların, halaların, dedelerin, yokluğunun yarattığı tarifsiz boşluk.
Ve “gelecekler” umudu. Geceleri kilitlenmeyen kapılar, sofraya konan boş tabaklar. Her gece yataklar serilen çarşaflar, banyoya konulan havlular, evin giriş kapısına bırakılan terlikler.
Tüm bu acıların ve belirsizliğin ağırlığı ile bir umut olarak 1995 yılının 27 Mayıs günü, Cumartesi meydanının ilk oturması gerçekleştirildi. O günlerde Baba Ocak hayattaydı. Emine Anne’nin tüm saçları beyazlamamıştı. Maside gençliğinin başındaydı. Ben üniversite son sınıftaydım.
Hasan’ı bulduk sonra. İşkence yapılmış ve Beykoz’da ormanlık alana atılmıştı. Ardından Altınşehir kimsesizler mezarlığına gömülmüştü. O zorlu ve inatçı mücadele Hasan’ı buldurmuştu. Hayatta değildi. Ancak bir mezara sahip olmanın, evlat yerine bir mezar taşına sarılmanın kayıp aileleri bakımından nasıl bir “şans” olduğunu işte o günlerde öğrendim.
Gazi Mahallesi’nde 19 Mayıs günü Hasan Ocak için büyük bir tören yapıldı. Baba Ocak’ın deyimiyle Hasan’ın düğünüydü o gün. Sonra Yenigün Müzik Topluluğu o törenin şarkısını yaptı; “Senin düğünündü bu, yoldaşlar uğurladı, Gazi’nin sokaklarında özgürlük dalgalandı.”
Ardından Rıdvan Karakoç’un cansız bedeni yine kimsesizler mezarlığından çıktı. O da tıpkı Hasan gibi binlerce kişinin katıldığı bir törenle Gazi Mezarlığı’nda sonsuzluğa uğurlandı.
Her Cumartesi günü elimizde karanfiller ile o meydana gitmeye devam ettik. Araya yine devlet şiddetinin yarattığı bir eylemsizlik süreci de girdi. Çünkü kayıp yakınları yalnız da bırakıldı.
Bugün ise 600. hafta.
Bu süre içinde Kürt kentlerinde kaybedilen insanlar ait kemikler de çıktı. Örneğin, Dargeçit’te kaybedilen Seyhan’ın kemiklerine ulaşılabildi.
Bu mücadele sonunda kurulan Uluslararası Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Komitesi’nin (ICAD) Diyarbakır’da topladığı bir konferansında, Kürt kadınlarından biri, “Biz burada bastığımız toprağa dikkat ederiz, belki altında bir kaybımızdır diye” demişti. Son 4-5 yıllık süreçte, bu sözün ne kadar gerçek olduğuna tanık olduk.
Cumartesi Anneleri, kayıplara karşı bir set oluşturmayı başardı. Bunun yanı sıra bu toplumun vicdanı oldu. Vicdanların ayaklanmasıydı. Her hafta Cumartesi günü o meydanda yapılan yarım saatlik oturma eylemi, bu topluma ve devlete yüzleşme çağrısı oldu. Ölülerimizin kemikleri ile yüzleşme çağrısı oldu.
Ancak 500 ya da 600. haftalarda değil, her hafta o meydanı doldurursak, vicdanımıza sahip çıkarız ve hakikatle yüzleşmeye biraz daha yaklaşmış oluruz.