Fir halkı, bir topluluğu, bir cinsi, kısacası elimine edilmek istenen tüm kesimleri zaptu rapt altına almanın, egemenlik ilişkisine hapsetmeye çalışmanın, adeta aldıkları nefese bile hükmetmenin adıdır totalitarizm. Tarihte ilk defa faşist Mussolini tarafından kullanılmış ve "devlet içindeki herkes, devlet dışındaki hiçbir kimse, devlete karşı olan hiçbir kimse" şeklinde açıklanmıştır. Kısacası, totaliter rejimlerde devletin korunması için tek lider, tek parti, tek millet, tek dil, tek din yetmez; Medya tekeli/para tekeli/devletin propagandasını yaparak halkı habersiz bırakma ya da manipüle etme temel hedeftir. Çünkü sormayan, bilmeyen, sorgulamayan insanlardan müteşekkil toplum yaratmak, totaliter rejimin olmazsa olmazıdır. Kendinden olmayanı öldürmek, aç bırakmak, işsiz bırakmak, hapsetmek, işkence etmek, vb türlü çeşit yöntemler uygulanırken ortada tarafsız ve onurlu habercilik yapan basın yayın kuruluşu bırakmamak durumundalar.
Birincisi tarihe not düşülmesini engellemek için.
İkincisi işledikleri suçlar örtbas edilsin diye.
Üçüncüsü korku toplumu yaratmak için.
Dördüncüsü devlet aygıtını istedikleri şablonda değiştirmek için.
Beşincisi kendilerine muhalif tek bir ses kalmasın; biatçı kültür zarar görmesin, onlardan olmayana yaşam hakkı tanınmasın diye.
Listeyi uzatmak maalesef mümkün…
Kürt medyası ile muhalif medya organlarını tek kalemde sildiler. Kapattılar. Mallarına mülklerine el koydular. O da yetmedi: TRT’ye devrettiler! Biatçı devlet yapılanmasına bir de talancı/gaspçı niteliği eklediler. Kendilerinden olmayan medyanın dişiyle, tırnağıyla, emeğiyle aldığı cihazları TRT’ye verdiler!
Kürtçe rüya gören çocukların düşlerine de tahammülsüz bu devlet.
Şiirlerine, şarkılarına, stranlarına…
Çocuklarına tahammülsüz. Çocukların kendi dilinde çizgi film kahramanlarıyla kurdukları bağdan bile nefret ediyorlar çünkü. Sadece nefret etmiyorlar korkuyorlar da. O çocuklar ki, daha dün Heseke’de bir düğün salonunda can verdiler. O çocukların yaşıtları ki, 20 Ağustos gecesi Antep’teki düğün sevincini yaşamadan toprağa düştüler. Daha dün biri daha ayrıldı aramızdan…
Tüm bu yaşananların, insanlık suçlarını kovuşturan onurlu medyanın uyduruk bir kararla devre dışı bırakılmasının tek bir okuması olabilir kanımca: Kürtler, devrimciler, sosyalistler, ekolojistler, halk ozanlarının adalet, barış, özgürlük peşinde koşmaları.
Bundan tek adım geri atmamaları.
Ama o gün mutlaka gelecek. O gün ki, bütün bu vahşete, saldırılara, asimilasyonist hegemonyaya karşı gerçeğin sesi olmaya çalışanlar onurluca yer bulacaklar bu hayatta.
Peki kalemşörler ne yapacak? Utanma, onur, haysiyet duygusunu yitirenlerin sarı basın kartlarını iptal etmiyor olabilirsiniz; korkunç büyüklükte paralarla kendinize bağlıyor olabilirsiniz, peki, günün birinde pul pul dökülen yalanlarınız açığa çıktığında bu halk onlara, size, hepinize kırmızı kart gösterdiğinde ne yapacaksınız?
90’ları da gördük; yaşadık. Askeri rejimleri de biliyoruz. Darbelerden en çok bizler çektik. Özel tim kıyafetleri içinde TV ekranlarına gazeteci kılığında çıkıp senelerce halka yalan söyleyenleri de unutmadık.
Şimdi tutukluyor, ekranları karartıyor, radyoların sesini kapatıyor, onurlu gazetecilerin seyahat özgürlüklerini ortadan kaldırıyor olabilirsiniz…
Ama unutmayın ki, Sevgili Yaşar Kemal’in söylediği gibi: “bu evrende gövden kadar değil, yüreğin kadar yer kaplarsın!”
Bu evrende gövdesi, parası, zor gücü olanlar değil; yüreği kadar yer kaplayanlar kazanacak…