Anımsarsanız, önceki yazılarımda milliyetçiliğin bir sistem olarak kapitalizmle, bir sınıf olarak da burjuvaziyle olan bağlarını analiz dışı bırakmıştım. Bu her yerde böyle. Sıradan.
Emperyalizme bağımlı burjuvazilerin “gayrı milli” milliyetçiliği de konumuz dışında.
Bunun örneklerini de, azgelişmiş kapitalizmin egemen olduğu her yerde bulmak mümkün.
Bu, Türkiye’de de çok yaygın bir türdür. Geçenlerde Ruzi Nazar’ın hayatını anlatan bir kitap yayımlandı. Türkiye Solu’nun zamanında iyi bildiği bu zat, Özbekistan doğumlu bir CIA ajanı. Türkeş’le yakın dost, MHP ile rabıtalı ve CIA hesabına çalışmış bir casus. Bu işlerde amacı da, “Türki”leri Sovyet boyunduruğundan kurtarmak ve birleşik bir Türk ülkesi kurmak. Yani tam bir Türk milliyetçisi; “Turancı-Türkçü.”
Bu personel, İkinci Dünya Savaşı’nda, Kızıl Ordu’ya alınmış. Sonra oradan kaçmış, başka halkları bir böcek gibi gören Alman Nazizmine sığınmış, Hitler’in işgalci ordusunda savaşmış.
Savaş’tan sonra, eski düşmanlar Sovyetlere karşı “kan kardeşi” olunca, CIA azılı faşistlerin işe yarar gördüklerini kendi bünyesine katmıştı. “Kan kırmızı seçmece”lerden bir de, işte bu eski Kızıl Ordu askeri, eski Nazi subayı, Türk milliyetçisi Ruzi Nazar’dı.
Bu milliyetçilik de emperyalizmle ilişkili pek çok yerde yaygındır dolayısıyla konumuz dışındadır.
Konumuz, bu her yerde bulunabilecek genel örnekler dışında ayırdedici özellikleri olan Türk milliyetçiliği. Bunları, yani sınıfsal olan ve emperyalizme ilişkin unsurları içeren ama farklı tarafları da olan Türk milliyetçiliğini anlamaya çalışıyorum.
Önceki yazılarımda değindiğim “yıkıcı” garabetinin kökenlerine inmek için bu gerekli.
Bu “özel” milliyetçiliğin ayırdedici özelliği, derin bir köksüzlük duygusu, defolu tarih bilinci, kimlik bunalımı ve asağılık kompleksiyle içiçe geçmiş olmasıdır. Kendisiyle barışık olmayan, kendine yıkıcı tuhaflığın temelini de bu özelliği oluşturuyor.
Kadim bir uygarlıklar beşiğinde hakim halk olarak oturan ama üzerinde yaşadığı, bir anlamda peşini bırakmayan, tarihsel mirasla ilişki kuramayan bir toplum düşünün. Daha da önemlisi, bu gerçeklikle barışamamış bir toplum...
Resmi yalanlarla sistematik olarak beslenen bir tarih söylencesi yaratabilirsiniz bu durumda ama bu derdinize deva olmaz.
Hitit, Roma, Grek... Bütün bu zenginlikler sizi hep çimdikleyerek ideolojik haplı uykunuzdan uyandıran, hep bir şeyler hatırlatan ölü canlar gibidirler.
Ermeni, Asuri, Kürt... Arkeolojik kalıntılar değil canlı-kanlı kabuslardır o bir şeyleri hatırlatan...
Duyumsadıkça...
Farklı bir tarihsel mekandaki yabancı bir varlık olur çıkarsınız...
O tarihi kalıntıları turistlere açarak para kazanırsınız ama onlardan moral-tarihi gıda alamazsınız. Buradan kimlik, kök, tarih bilinci çıkartamazsınız. Paylaşmadıkça, onunla bir sentez, yapıcı bir ilişki kuramadıkca, vandal duygular köreltmeye başlar bilincinizi. Giderek, akıl, bilinç, gerçek, doğrular size düşman olur, reddiyeci bir sanallıkta, ideolojik bataklıkta boğulmaya başlarsınız.
Yaşayanları bastırırsınız şiddetle ama kendi ruhunuzda açılan yaraya tuz basmış olursunuz. Şiddete tapınan bir sarmallıkta uçurumlara, kör kuyulara yuvarlanırsınız bu kez...
Ve işte o zaman, yüzleşemezseniz, barışamazsanız, bir köksüzlük duygusu, yaşadığınız yerle bir aidiyet problemi, kendinizi tanımlada bir çıkmaz, bir kimlik bunalımı, tarih bilincinizde inkara dayalı bir travma, korkular, kompleksler, saldırgan dürtüler ortaya çıkmaya başlar... Yayılır da yayılır bünyeye kanseröz bir etkiyle...
Zaten özü gereği habis unsurlar taşıyan Milliyetçilik, sizde bir de böyle sakatlanır...
Kendinize de düşmanlaşırsınız...
Türkiye’yi ve krizini tartışmayı sürdüreceğiz... Hastalığın kökenlerine yaklaşıyoruz...
‘Gayrı Milli’ Milliyetçilik
Son yazımda hastalığın teşhisine ilişkin yürüyüşümüzde “kabuğu soymayı sürdürüyoruz” demiştim. Hastalığı anlamak için “Türkiye’de milliyetçilik” faslına devam etmek gerekiyor.