Geçip giden zamanın ardından bakakaldığımızda, su gibi akıp gidendir zaman. Turgut Uyar’ın dizeleriyse; “Eylül topanlandı gitti işte/ Ekim filanda gider bu gidişle/ Tarihe gömülen koca atlar/ Tarihe gömülür o kadar”.

Ancak gecenin güne kavuşmadığı zamanlar da az değildir. Hele ki ölümün soğukluğu, kötülüğün karanlığı zamanı esir almışken.

Vahşetle, şok saldırılarla korku duvarını yükselterek, kendi geçmişimizi unutturmak istiyorlar. Hakikati unutmamızı, yeniden yazdıkları “tarihe” ve yarattıkları “fantastik gerçeğe” inanmamızı sağlamak için herşeyi yapıyorlar.

Gabriel Garcia Marquez, ünlü romanı Yüzyıllık Yalnızlık’ta, dedesinden defalarca dinlediği muz işçilerinin direnişini ve katliamını anlatır. Katledilen işçiler, “tren vagonlarını üst üste dolduracak kadar” çoktur. Romanda, “Yetkililerin açıkladığına göre, ölen yoktu; istekleri yerine gelen işçiler, ailelerinin yanına dönmüşler ve Muz Şirketi yağmurlar kesilinceye kadar çalışmalarına ara vermişti” diye yazar. Sonra kimse hatırlamaz o katliamı. Geride kalanlar, yüzyıllık yalnızlıkları ile başbaşa kalır.

Cizre’deki vahşet bodrumlarında yakılarak katledilen insanları, unutturmak için yapmadıkları kaldı mı? Sadece tanık bırakmamakla kalmadılar, bir kenti yerle bir ettiler.

Zaman hem unuttururcasına hızlı hem de hatırlatarak kanatırcasına yavaş geçti.

Cizre’nin birinci yılı. Geçen yıl 14 Aralık günü sokağa çıkma yasağının beşinci kez ilan edilmesiyle neler olmuştu? Buzdolaplarında saklanan cansız çocuk bedenleri, teslim olmaktansa ölmeyi tercih eden gençler, ekmek almak için fırına giderken duvar kenarında öldürülen dedeler, günlerce sokak ortasında kar altında kalan cansız bedenler.


Sadece bunlar mı!

2015 yılının Kasım ayının ortasında dolaştığım Cizre sokakları, yeni bir hayatı muştular gibiydi. Kasım ayından önce de sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti ancak daha kısa süreliydi ve yıkım bugünkü gibi büyük değildi. O gün yanımda benimle birlikte dolaşan Halk Meclisi Eşbaşkanları Asya Yüksel ve Mehmet Tunç henüz hayattaydı. Birlikte öz savunma birlikleri tarafından korunan mahalleleri dolaşmıştık.

Asya Yüksel hendeklerin neden açıldığını anlatmıştı önce: Hendekler halkın kendini savunma biçimi.

Hendekler ve kum torbalarından kurulan siperler günlük hayatın bir parçası gibiydi. İnsanlar bu barikatların yanından geçiyor, çocuklar önünde oynuyordu. Barikatların yanı sıra sokaklara gerilen bezler dikkat çekiyordu. O bez parçalarının hayat kurtardığını Kobanê’de öğrenmiştik.

Mehmet Tunç, Cizre’nin neden hedef seçildiğini, “Burayı insansızlaştırılmak istiyorlar” diye anlatmıştı sokakları dolaşırken.

Neyi nasıl yapmaya çalışıyorlardı?

Asya Yüksel tüm yalınlığıyla anlatmıştı: “Tüm mahallelerde komünler oluşturuluyor. Büyük oranda da kuruldu. Bu komünlerin üzerinde mahalle meclisleri yükseliyor. Böylece halk tüm sorunlarını kendi çözecek. Devlet, mahalleleri boşaltarak insansızlaştırmayı amaçlarken, biz tam tersine örgütlenme yoluna gittik ve büyük oranda başardık da. Devleti reddetmiyoruz ancak dayattığı modeli kabul etmiyoruz. Bu model ile birlikte erkek egemen sistemi de reddediyoruz.”

Asya Yüksel, en çok da, kadınlarla ilgili yapılanları, yapılacakları anlatırken heyecanlanmıştı: “Halkla yapılan toplantıda sonuç bildirgesinde ‘küçük yaşta evlilik, çok eşlilik, başlık parası, berdel, kadına yönelik şiddetin yasaklandığı’ duyuruldu. Hayata da geçirdik bu kararları. Bir kadın, zorla evlendirilmek istendi. Biz kına gecesini basıp, genç kadını erkek egemen zihniyetin elinden kurtardık. İki aile ile konuştuk. Kafalarındaki zihniyeti çürüterek ikna ettik. Genç kadının nişanlısını da ikna ettik. Hatta genç kadına şiddet uygulayan kardeşine bir ay boyunca kitap okuma ve bize anlatma cezasını verdik. Kız kardeşinden özür diledi. Şiddet gören kadınların başvuracağı Kadın Dayanışma Merkezi var. Ayrıca ne pahasına olursa olsun şiddete uğrayan kadınları savunuyoruz, onları yalnız bırakmıyoruz.”

Cizre o günlerde yaşıyordu. Sonra devlet geldi, geriye yıkım ve vahşet bıraktı.

Cizre, Nusaybin, Sur ya da Yüksekova’da yaşananlar üzerine elbette çok şey söyleniyor, söylenecek. Ne, neden, nasıl yaşandı? Kim, neyi, nasıl yaptı?

Bu ve başkaca soruların dışında Halk Meclisi Eşbaşkanı Mehmet Tunç’un belki de öldürülmeden birkaç saat önce Mednuçe televizyonunun canlı yayınında söyledikleri de kaldı Cizre’den geriye.

Asya Yüksel’in telefonda sakin ve kararlı bir ses konuyla söylediği; “Cizre’yi terk etmeyeceğiz heval. Bu böyle bilinsin” sözü.

Terk etmediler de. Kalmayı, direnmeyi seçtiler ve bir halkın kaderini belirlediler. Cizre’nin ölüm ve yıkım kadar direnişle de anılmasının sebebi oldular. Ezilenlerin tarihinin de yazacağı bu olacak.