Koşulları elbirliğiyle oluşturmuşlar yönetime el koymuşlardı. 12 Eylül karanlığı bütün ülkenin üzerine çökmüştü. At izi it izine karışmış, kimin neye göre suçlu, kimin neden suçsuz olduğu bilinmiyor, halkın büyük bölümü zindanlara dolduruluyordu. Ülkenin her yeri açık cezaevine dönüşmüş, dışarıda özellikle içerde bulunanlar insanlık dışı uygulamalara  maruz kalıyorlardı. Bunlardan en zalimane tutumla karşı karşıya kalınan yer Diyarbakır Cezaevi'ydi. Burada olan uygulamaları Naziler bile yapmamıştı. Dünya bütün olanlardan habersizdi ya da habersiz gibi davranılıyordu.

İlk ışığı Mazlum Doğan, arkasından Dörtlerin gecesine kadar. Bir kibritle dünya aydınlandı, gözler Diyarbakır Cezaevine çevrildi. Çevrildi çevrilmesine de değişen pek bir şey olmadı. O cehennemi kime şikayet edebilirlerdi, nasıl çözüm üretebilirlerdi ki! Çözüm onların ellerinde, dillerinde idi. Öyle yaptılar. İşte o cehennemden kurtulanlar kendilerini dağlarda buldular. Ðülerek dağların yolunu tuttular.
Lal olmuştu Kürtler, dilleri, kültürleri, kimlikleri yok sayılmıştı. Köyler boşaltılmış, kendi yurtlarında sürgüne gönderilmişlerdi. Dağları mesken tuttu Kürt gençleri, mezarsız kaldı bedenleri, dünyanın her yerinde ölüye gösterilen saygı ölülerine gösterilmedi, Yıllarca dağlarda kan aktı… Acı çektiler, en sevdikleri kayboldu. Toprak bile isyan etti, kemikler fışkırdı her yana… Anlamak, anlatmak zor…
Geri dönülmez mevsimler yaşadılar, sonunda onca ölü bedenlerden sonra, yüreklere taş bastılar barış dediler. Şimdi dağlardan gidiyorlar deniliyor, çarşaf çarşaf haberler her yerde, yokuştan aşağı ellerinde silahlarla tek sıra halinde gülüşerek gidiyorlar… En çokta en güvendikleri yerlerden, güvenli mi değil mi? Bilemediğimiz yerlere doğru gidiyor onlar.
"sararıp dökülmeden önce
kızaran yapraklar ki onlar
şan verdiler ortalığa bütün bir sonbahar
mevsim dönüp de yeniden yeşermeye
başlayınca rüzgar
çıplağında o atın yine onlar koşacaklar
o çocuklar
o yapraklar
o şarabî eşkiyalar
onlar da olmasalar
benim gayrı kimim var?”
Gönlümüzün nazlısı, yüreğimizin sızısı çocuklarımız. Alın yazısı gibiydi yaşadıkları, yürek sızısı sevdalarımızın yaralı kuşları… Borçlarını ödediler halkına, gidiyorlar şimdi. Geri dönülmez bir mevsimdeler artık. Durulacaklar mı, sığabileceakler mi şehirlere, inkar- imha bitecek mi, sınırlara hala askerler yığılırken, insansız uçaklar üstlerinde uçarken… Hüzünlü, acıyla düşünürüz onları? Soramayız nereye hangi şehre hangi ülkeye gittiklerini, ne kadar uzağa varır yolları, kim yoldaş olur onlara, döner gelirler mi bir gün yurtlarına, yine  bahar geldiğinde, çiçek açtığında mor dağlar.
Giderken, sazlardaki hüznü, içlerindeki sızıyı, boynu bükülmüş kandalenleri, karanfilleri, yüreklerinin yangınını, bıraktılar mı rüzgarlara… Yalnızlıkları aldılar mı yanlarına. Gittiler… Barışa koşuyorlar, bahara kavuştular mı? Sorular sorular ve onlar gittiler… Gittiler işte, Hoşçakalın yüreğimizin ateşi yolunuz açık olsun…