Yeni yıla bir hafta kala Suriye için, "yılbaşına kalmaz, düşer" diye kehanetini belirtmişti dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan. 2 yıl geçti aradan. Suriye düşmedi düşmesine de, Türkiye tam anlamıyla rezil rüsva oldu Dünya’ya.
IŞİD’in Kobanê saldırısının ilk haftalarında idi, "düştü ya da şu an düşüyor olabilir" türünden kehanette bulundu aynı falcı. Tutmadı. Ne Kobanê düştü, ne YPG bir adım geri attı. Tersine dünya kamuoyu ayağa kalktı, yüzbinlerce insan gece gündüz sokağa çıktı Kobanê’ye destek vermek için. Ve Kobanê şanlı bir direniş destanı armağan ederek ezilen halklara, IŞİD zalimlerini püskürtmekle kalmadı, bu zulüm örgütünün kolunu kanadını kırdı. Ne Türkiye’nin açıktan yaptığı maddi manevi yardım, ne Katar, Suudi Arabistan gibi ülkelerden akan milyarlar, ne el koyduğu petrolden elde ettiği gelir onu gırtlağına kadar battığı melanet batağından kurtarmaya yetmedi.
Kobanê’de batan sadece Türkiye ve IŞİD’e destek olmuş soysuz devletler değildi elbette. Emperyalist küreselleşmenin, son kırk yıldır, insanlığı büyük oranda inandırdığı "artık ne ulusların kendi kaderlerini tayin edebilme gücü, ne de direnen halkların tarih yapma becerisi kalmamıştır" tezi, dünyanın bu bölgesinde PKK, Rojava ve Kobanê süreçleri içerisinde gün be gün erimiş ve tarihin çöplüğüne atılmıştır. Halklar artık bu örneği bayrak edinerek yürüyeceklerdir özgürlüğe doğru. Gelecek yüz yılı, en azından bütün Ortadoğu’da bu büyük mirasın yönlendireceği açıktır.
Dün, sıkıştığı noktada "tamam, çözüme evet" demek zorunda kalan Türkiye gibi, bu gün en azından başlangıcında IŞİD’i görmezlikten gelerek eylemine dolaylı destek veren ABD ve batının Emperyalist devletleri de, bölgede gelişen özgürlük fırtınasının görkeminden ürkerek, "IŞİD’e karşı adım atar gibi yapmayı" kerhen kabullendiler.
Şimdi sunulan yardımlar gerçekten Kürt halkının özgürlük direnişine destek niyetiyle değil, "iradeleri dışına çıkarak handikaplar yaratan IŞİD’i sınırlayabilmek ve bölgede kaçınılmaz olarak yükselen özgürlük rüzgarını arkalarına alarak 'kurtarıcı rolünde’ ezilen halklar üzerinde efendiliği sürdürebilmek amacıyla" alınmış kararlardır.
Açıktır ki bunun hiçbir önemi yoktur. Çünkü bu direnişin her ferdi, böyle bir desteğe 'evet’ derken, 'halkların onurunu ipotek altına sokabilecek’ hiçbir niyete pirim vermeyeceğini, kırk yılda onlarca kez kanıtlamıştır. Gelinen noktada hiçbir siyasal akımın, kendisini PKK ve YPG’den daha anti emperyalist, anti sömürgeci görebilmesi için tek bir kanıttan söz edilemez. Bir adım daha atarak: PKK içerisindeki büyük sosyalist damarı görmezlikten gelenler, egemen ulus refleksinin dayattığı efendilik kompleksinden halen kendini kurtaramamış zavallılardan başka bir şey olamazlar. Bu nedenle salt emperyalizm üzerinden sürdürülen ve tek mücadelesi slogan atmak olan siyasal yapılar ciddiyetlerini hızla kaybetmektedirler.
Benim Rojava’yı yeni bir toplumsal/siyasal yapılanma modeli ve Kobanê’yi çağımızın Komün deneyimi olarak adlandırmama karşı çıkan anlayışların, egemen ulus refleksiyle, Türkiye Cumhuriyeti’ni ayakta tutan ulusalcı değerlere her gün biraz daha fazla destek sunan yönelişlerden gelmesi doğaldır. Ne var ki çağımızda egemen ulus komünistleri saflarında, açık bir emperyalist işgal söz konusu değilken 'ulus çıkarlarının korunması’ temelli bir yaklaşımla salt emperyalizme karşı mücadele slogan atmanın, nihayetinde Komünist Partilerinden Mussoliniler, milliyetçi (nasyonal) sosyalistlerden de Hitlerler yarattığını tarih bize örnekleriyle göstermektedir.