Gelecek dendi... Gelecek ve hiç kimse ondan kaçamayacak. Sodom ile Gomore’yi anlatır gibi, tanrısal bir gazabın gelip bizi bulacağı anlatıldı. Sınıf, cins, ulus ayrımı yapmadan, önüne kattığını alıp götüren bir fırtına gibi esip gürleyecek. Ne paşa diyecek, ne kul. Ne zengin diyecek ne fakir. Mahşer alanına toplananlar kaderine rıza gösterecek. Sur’un sesi daha duyulmadan her kes yaşayacaklarını beklemeye koyuldu. Daha büyük bir kıyametin geleceği beklentisi, her gün yaşanan kıyameti önemsizleştirdi. Daha büyüğü kopacak dendi. Dövülen demirin tava gelmesi gibi insanlar kıyametin kopmasını bekler hale geldi.

İsrafil suru üflediğinde, taş üstünde taş kalmayacak; kurulu düzen yeni bir evreye geçmek üzere yıkılacaktı. Bir kez değil bin kez söylenmişti bunlar. Söylencelere yedirilmiş, tanrının kelamı kılınmış, ödüllü filmlere, romanlara konu edilmişti. Bunca söylenmesi mutlaka geleceğin dedi.

İnsan beklemeye dursun! Bekleyiş sabırsızlığa, sabırsızlık meraka, merak daha fazlasını öğrenmeye, öğrenilen yaşamın dönüşümüne hizmet etmediğinde önkabule ve kanıksamaya yolaçardı. Öyle de oldu… Şu yaşadıklarımıza dönüp baktığımızda bir film karesine sıkıştırılmış gibiyiz. Yıllardır söylenceyle, sanatla, edebiyatla anlatılan bu öyküler şimdi bir bir gerçekleşiyor. Toplumca şaşkın ve yaşananları idrak etmekte zorlanıyoruz. Darbelerin yapıldığı, sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı zamanları ve ülkeleri yaşadık, biliyoruz. Ancak ilk kez bu denli dünya genelinde sokağa çıkmamayı yaşıyor, buna rıza gösteriyoruz.

Gelecek denilen, geldi! Hem de daha şimdiden sayıları onbinleri aşan can kaybını geride bırakarak. Sadece can kaybıyla da sınırlı kalmayacak. Sistemsel değişimi de beraberinde dayatacağının güçlü sinyallerini veriyor. Öne sürülen tüm senaryoları bir yana bıraksak dahi ataerkil- kapitalist sistem bu kaos aralığında kendini yeniden yapılandırmaya çalışmanın derdi. Bunu her açıdan avantaja dönüştürme arayışına şimdiden girmiş durumda.

Virüs ve ölüm korkusu, insanları kaderciliğe, sistemin açmazlarını, kötü politikalarını sorgulamamaya götürüyor. Bu dönemde hükümetlerin yanlış politikalarını, savaşları, işsizliği, ekonomik krizi sorgulayan nerdeyse yok gibi. Oysa pandemi kapitalist sistemin bilimle ahlak bağını koparan politikalarının bir sonucu. Yıllardır bilim ettiğini rafa kaldıran deneyler, genetik müdahaleler, nükleer deneyler, yapay zeka projeleri geliştirilmeye çalışılıyor. Rebêr Apo, yıllar önce buna dikkat çekti. Bilimdeki tekelciliğin kıyameti getireceğini, bu nedenle kadın etrafında ve kadın bilgisiyle gelişen bir bilime, yani Jineolojiye ihtiyaç olduğunu belirtmişti…

Şimdi salgından korunmanın en etkili yolunun insanların evlerinde kalmaları, dışarı çıkmamaları olduğu söyleniyor. Kuşkusuz virüsün yayılmaması için bu önemli, buna uyulmalıdır. Ancak bu egemenler tarafından insanın nelere kanatlanabileceğinin sınandığı bir dönemdir de aynı zamanda.

Kapitalist sistem bu dönemde toplumsuz bir sistem hedefinde. Çünkü toplumsallığın gücü, kapitalizmin gelişimi ve yayılımı önünde engel oluşturuyor. Teknolojiyle donatılan ve yalıtılmış bireylerden oluşan bir topluluk kapitalizmin sömürüsüne daha fazla olanak sağlayacaktır. Ne kadar sonuç alabilir? Ataerkil sistem bu kıyamet senaryosuyla kendini yeniden nasıl yapılandırır, bunu kuşkusuz zaman ve devrimci mücadelelerin gelişimi düzeyi belirleyecektir.

Kapitalist sistemin insanlığı sürüklediği bu uçurumdan kurutulmanın yolu anaya, ana kültürüne dönüştür. Kadını merkezine alan bir toplumsallıkla insanlığın devrimci bir çıkış yapma koşul ve imkanları her zamankinden daha fazla. Yeter ki gerçeğin kurgu ile içiçe geçirildiği masallardan hakikati ayrıştırabilelim...Tehlike büyük lakin her sorun kendi çözümünü de içinde barındırır.