‘’Ben Dijwar’ım isyanın özgürlük dağlarında! Yeniden doğdum atalarımın topraklarına, zulme aman yoktur kavgamda…“
Yarım kalan düşler, yarım kalmış yaşamlarda birer birer serpildiler sonsuzluk toprağına. Ölümün karabasanına inat diğer yarımı bulmaya koşar adım, tohum misali o kadim anaç doğanın rahmine…
Gülüşünde umut, yüksek kayalıkta her şeye inat yeşeren çiçek. Mutlulukların, acıların, anıların ve özlemlerin izlerini taşıyan patikada...
Anıların intikamcısı koca düşlerindir vakit, hattatın hüneri misalı bulanır her yüreğe.
Yine de bir aydınlıkta beklenirler bir ananın yüreğinde ve zamanın tükenişi istenir, umuda gebe bir ana yüreği. Uzun yolun yolcusu olabilme, kekik kokulu tenlerin sarhoşluğunda kızıl bir gelinciğin karşısında beklerken. Yüreğindeki yaşam sevincinin heyecanı göğüs kafesine vurur. Yıldızlaşan canlar; hiçbir gece ay doğmayacak karanlığa, yağmur yüklü karabulutlar toprak hasretinde…
Kim bilebilir ki yaşamın hakikatini? Gelinciğin kızıl yaprağının ömrünün hangi rüzgarda sonlanacağını? O tükenmek bilmeyen an’ın yaşattıkları…
Bulutlar ressamın fırçasından akan renklerle şekillenmişti gökyüzüne. Koyu bir maviden mora, mordan kızıla, kızıllıktan karanlığa… Dağların ardına usulca inen güneşin kızıllığı, bulutlara hükmedercesine yutuyor tüm renkleri. Ta ki kızıl gelinciğe kadar.
Bu gece onun yüreğinde yeniden yaşamın bir kıpırtısı vardı. Uzun bir aradan sonra yeniden yollara çıkacaklardı… Önce yoldaşlarına, sonra gelinciğe baktı. İçinden koparmak geldi, koparıp bağrına basmak. Dokunup gitti.
- İşte benim umudum!
Görülmesi gerekenleri bir kenara bırakılmış dağlara süzüldüler. Her bir mağarasını, uçurumunu, yeşilini selamlaya selamlaya süzüldüler Mezopotamya’nın ovalarını ısıtan, Medlerin asi dağlarını aydınlatan güneşe doğru. Gecenin gizinde Zerdüşt’ten bir öğüt ve Kawa’nın kahramanlığını yeniden diriltme aşkına.
Zılgıt ritmiyle raks eden bu topraklarda biz uçarken kim yer edinebilir bre! Zalimi kökleri ile boğacak tohumlar barındırır aşkımız. Beridekilere selam! Geridekilere gurur! Serkeftin!
Huzur nasıl sığar karanlığa? Gece ve karanlık, gizlerle doluyken... Ne yapılmasını gerektiğini söyleyen sesler var. Gaye tek: aydınlığı taşırmak. An ve bir düş, seni anmak yüreğinin sıcaklığında … Küller ve yıkıntılar arasında filizlenen yaşam...
Baharda koparılan gelincik olmak ya da ekilen tohum olmak, seçim yapılmıştı artık. Ey öncüler salın köklerinizi, bakın! Ben de geldim kök salmaya o lanetli düşmanın taş yüreğine hançer misali.
İnatçı mızmız çocuklar şarkılar söylüyor, bizi arıyor, ufacık avuçlarında su taşıyorlar İbrahim’in karıncaları. İnançlı ve daha inatçı.
Nuh’a kucak açmış bu dağlar Kawa’nın çocuklarını basıyor şimdi bağrına ve hayran hayran bakıyor isyancılara, gidişlere, gelişlere, gülüşlere…

Tıpkı çocukluğunda ışıldayan gözler misali,
Taçlar yapılır yıldızlaşan canlardan.
Rüzgarın savrukluğunda dolanan gelincik yaprağı…
Yüzünü verirsin kuzeyin rüzgarlarına,
Çocukların gözlerinden umut getirirsin…
Yitirilenler,
Parçalanmış kanlı elbiselerdir...
Umutlar, inat ve direnç dimdik ayakta son sürat ileri
En güzel yaşamın peşinden,
Düşlerdeki baharın yeşillik,
Alnına vuran güneş
Beklenir her anda…
Dostluğunda, yoldaşlığında…
Hadi yol alalım en uzun patikada…
Diğer parçaları bulmaya…


* 14 Mayıs 2011’de Qileban’da yaşamını yitiren Sami Piranoğlu’nun (Dijwar Goyi) anısına kaleme alınmıştır. 


JIYAN MUNZUR