IŞİD’e yardım ve yataklığı, “tam teşekküllü“ diktatörlük olan Başkanlık içindi.
Bu fikri, danışman niyetine kiraladığı Ahmet Davutoğlu, “derinlikli strateji“ adıyla kafasına çakmış, o da hayallerinin peşinden giderek, kardeşim diye yaklaştığı Suriye devlet Başkanı Esad’ın altını oymaya başlamıştı. Onu bertaraf edip, Osmanlı’nın ölmüş ruhunu dirilttiğini ilan edecek, sonra Başkan adıyla Sultan olacaktı.
Ancak, Esad sanıldığı gibi aptal çıkmadı. Kurnazlık hamleleri tek tek sonuçsuz kaldı. Bundan sonra, kandıramadığı Esad’ı devirmeye karar verdi. Suudi Arabistan ve Katarla birleşip çetelere destek verdiler.
IŞİD, bunlardan biriydi. Başlangıçta, o kadar hızlıydı ki, büyük Türk büyüğü Recep Tayyip, zaferi kutlamak için, Şam’da kılacağı “şükür namazı“nın tarihini bile açıklamıştı.
Ancak, halkın vergileriyle saraydan saraya sekip, dolar istiflerini seyrederek hayal kurmakla savaşlar kazanılmıyordu. Karşıdan seyrederken, uzanıp alabileceğini sandığı Suriye uzaklaşmış, hayalleri suya düşen kağıda dönmüş, Şam’daki namazı ebedi hiçliğe evrilmişti.
Bundan sonra, onu teselli edip üzüntülerini hafifletmek için, “Şam oradaysa Kürdistan burada“ dediler. Hayallerinin ortağı, “Kayseri dağlarının aslanı“ General Hacı Hulusi Akar, ruhuyla dünden zafere ayarlı, atağa geçmeye zaten hazır bekliyordu.
O kadar hazırdı ki, General Necdet Özel’in, huzur içinde görev teslim töreni düzenlemesine bile izin vermedi. Efendisi Erdoğan’ın isteği üzerine, süre bitimini beklemeden geçip yerine oturuverdi.
Çünkü vaadedilmiş kolay zafer, bekletilmeye gelmiyordu. Kürdistan’ın bir gerilla ordusu var, ama tankı, topu, uçağı yoktu. Bu nedenle kolay av zafer de eşikte hazır bekliyordu.
Hazırlık evresinden sonra şehirler kuşatılıp, Nazilerin, 1940 Mayısında havadan ve yerden Fransa istilasını andıran vuruş başladı. Almanlar, bir ay içinde Fransa’nın direncini kırıp ülkeyi işgal etmiş, Avrupa uygarlığının da gayri resmi başkenti olan Paris’in her yanını Nazi bayraklarıyla donatmışlardı.
O bayraklar, Nazilerin gururu, ama Fransızların nefretini simgeliyordu. Alman askerler, duvarlara gerili, direğe çekili bayrakları alaşağı edilmekten ve gelip geçenin tükrük püskürtmesinden korumak için, parmakları tetikte, başında nöbet tutuyorlardı.
Hacı Hulusi’nin ordusu Nazileri taklit ederek Kürdistan’a taarruz etmiş, ama onların bile kıyıp yapamadığını yaparak, şehirleri yerden ve havadan bombalayarak viran etmiş, Moğol sürülerinin geçişinden beter hale getirmişti.
Türk ordusu, Nazilerin Paris’te bir yapmadığını daha yapmış, esir aldığı hasta ve yaralıları diri diri yakmış, ölü kadınları çıplak yol kenarına atmış, katlettikleri gençleri tanklarla ezmiş, araçlara bağlayıp sürüklemişti. Nazilerin Paris’te bunu yaptığını kimse görmedi, kalemler yazmadı.
Kürtler, Parislilerin Nazi bayrağına baktıkları gözle görüyorlar Türk bayrağını. Uzaktan uzağa bakarken, içlerindeki kin ve öfkeyi kazıtıp atarcasına genizlerini boşaltarak, “tu, sizin insanlığınıza“ diyorlar. Sonra bir kere, iki kere daha derken, defalarca…
Dini cinayetlere, hırsızlık, rüşvet ve talana kılıf yapanlar, bayrağı da kire buladılar ve Kürtlerin nefretle baktıkları unsur haline getirdiler.
Kürtler, bu arada Türk toplumunu tanıdılar. Kürdistan yıkılırken, evlatları kırılırken, Türkler onaylayan suskunluktaydı. İsmi, cismi, insani duyarlılığıyla tek tek bilinen kişilerin dışında, cinayetlere tepki gösterilmedi. Bosna, Filistin, ta Uygurlar için yollara, sokaklara çıkanlar Kürdistan’daki kırıma kör, insan çığlıklarına sağır, olanları dillendirmede dilsizdi.
Bu manzara, ayrışmanın ayak sesiydi. Artık aidiyet ve ortak yaşam yok etmekti.
Oysa 1990’lar böyle değildi. Kırım ve yıkıma uğrayan Kürtler, Türk köyleri, kasabalarında saldırılara uğramışlardı. Bazı yerlerde paralarıyla alış-veriş yapamamış, kiralık ev bulamamış, ölüleri mezarlıklara kabul edilmemişti.
Ama, AKP başının körüklediği ırkçı rüzgarların etkisiyle oluşan savrulmanın benzeri yaşanmadı. Kürtler, bu denli ölümcül saldırılara, linç taarruzlarına uğramadılar.
Erdoğan ırkçılığı körükleyerek MHP’i saflarına katıp, CHP’yi kucağına çekerek tek adam oldu ama, bu arada Kürdistanî ruh da güçlendi. Türklerle ortak geleceğe dair hayal ile fikirleri eridi, yok oldu. Kendi geleceklerini kurmak üzere yollarını ayırdılar.
Yeniden kırım ve yıkıma uğrayan Kürtler, bir süreliğine duraklamak için de olsa Türklerin yurdunu ortak vatan saymadılar. Onlardan uzak durdular.
Kim ne derse desin, “tek millet, tek vatan, tek bayrak“ sloganı bu manzara ile Erdoğan’ın gırtlağına geri tıkıldı. Faşizmin hakiki yenilgisi ve gerçek parçalanma budur, çünkü. Kürtler, artık Türklerle birlikteliği akıllarından bile geçirmek istemiyorlar.
Çünkü, bugün artık dün değildir. Gelişen olay ve olguların aydınlığında, Kürtlerin umudu daha gür.
Yeni Kürdistanlar kurulurken, kuzeyde Türk ordusu, artık işgal gücü bile değil. Beton bloklarla çevrilmiş kışla ve karakollarda bile korku sarmalında, Türk ordusu.
Zulüm Kürtleri birleştirdirdi. Erdoğan Kürdistan’daki kayıplarını anlatırken, General Akar’ın göz yaşı dökmesi, ricata giden yolda yenilgiyi haber veriyor gibiydi.
Naziler de Paris’e şen gitmiş, sonra hüzünle ayrılmışlardı.