Georgi Gosodinov: Sıradışı bir yazar
Kültür/Sanat Haberleri —

Georgi Gosodinov
- Bir insan durduk yere tuvaletler üzerine niye bir kitap yazar? Hele hele bir roman kurgusu niye yapar? Bu sorunun kendisi, kitabı alıp okumam için yetti zaten.
BİLGE AKSU
Son dönemin çok gözde bir yazarı var. Dünya için bu şaşkınlığın üzerinden biraz geçti ama Türkiye’de biz şaşırmaya devam ediyoruz. Bulgaristanlı yazar Georgi Gospodinov’dan bahsediyorum. Geçenlerde yeni kitabı da basılınca, yeniden üzerine konuşmak gerekti.
Ben kendisiyle tesadüfen, kitabının kapağını görünce bayıldığım için tanıştım. İlk romanıymış meğer. Doğal Roman’dı adı. Kapağında eski usül zincirli bir sifonun bulunduğu, berbat bir alafranga tuvalet resmedilmişti. Arkasını çevirince, kitabın da tuvaletlerle ilgili olduğunu gördüm. Tuhaf elbette. Bir insan durduk yere tuvaletler üzerine niye bir kitap yazar? Hele hele bir roman kurgusu niye yapar? Bu sorunun kendisi, kitabı alıp okumam için yetti zaten.
Kitap gerçekten tuvaletlerden bahsediyor. Hatta tuvalet denince aklımıza gelecek birçok şeyden. Pisliklerden, dışkıdan, sineklerden… Sineklerin biyolojik yapılarıyla bir romancının bakış açılarının benzerliğinden… Tuhaf işte. Gospodinov’u tanımayınca böyle oluyor. Aslında anlatı, bir adamın eşinden ayrılmasıyla başlayan tipik hüzünlü bir edebi kurgu gibi başlıyor. Fakat sonra noluyorsa oluyor ve kendimizi işte bu tuvaletleri ve sinekleri sorgularken buluyoruz. Yer yer şaşırarak, çoğunlukla hayranlık duyarak.
Doğal Roman
Gospodinov aslında bir şairmiş. 90’lı yıllar Bulgaristan’ında, soğuk savaş sonrasının travmatik çocuklarından biri. Dilindeki imgesellik buradan geliyor. Fakat 90’ların sonuna doğru şiirden düzyazıya geçmeye karar vermiş ve ilk kitabı Doğal Roman’ı böylece 1999’da yayımlamış. Bir süre sonra çeşitli dillere çevrilen bu kitabın Türkiye’ye gelişi ise yaklaşık 20 yıl sürmüş. Her üç kitabını da Türkçeye çeviren Hasine Şen Karadeniz’e buradan bir teşekkürü borç bilirim. Çünkü Gospodinov’un anlatımı o kadar yoğun ve katmanlı ki, böylesi eserlerle karşılaşabildiğimiz için çevirmenine yatıp kalkıp dua etsek yeridir.
Doğal Roman’da çocukluk, Bulgaristan, gündelik yaşam, SSCB konuları arasında serpiştirilmiş deneme üsluplu sıradışı içdökümleri görmüşken bu kez ikinci kitabıyla karşılaşıyoruz Gospodinov’un. Hüznün Fiziği ile. Bu çok daha zor ve katmanlı bir iş. Borges’in bayıla bayıla imgeleştirdiği Antik Yunan mitleri ve labirent kavramının kendisi, bu romanın iskeletini oluşturuyor. Tuhaf yetenekli bir çocuk, çeşitli insanların ya da nesnelerin yerine geçip onların zihinlerinde yolculuk edebiliyor. Dedesi örneğin, Balkan Savaşları’ndan sonra yetişen bir çocuk. Bol kardeşli bir ailenin mensubu ki annesinin onu bir değirmende ‘bilerek’ unutması nevinden travmatik yaşantıları bu çocuk, bizzat dedesinin hatıralarında dolanarak birinci elden öğreniyor. Ya da İkinci Dünya Savaşı sularında babasının yaşadıkları da yine bu yöntemle önümüze seriliyor. Bir başkasının zihninde geçmişe doğru ilerleyebilmek enteresan bir fantazma. Bazen terapi seanslarımda yaşamak istediğimi hatırlıyorum hatta. Üç yaşındaymışım ve ailem bana kızmış, ben de onlara küsmüşüm. Kimbilir kim haklıydı? Oraya gidip olayları yeniden yaşayabilsek ne de güzel olurdu değil mi?
Antik Yunan’ın labirent hikayeleri
Gospodinov, anlatının ve kurgunun sınırlarını zorlayarak en azından başkalarının bunu yaptığında nelerle karşılaşabileceğine dair izlenimler aktarmış bize. Eğer geçmişin dehlizlerinde başıboş şekilde ilerlemeyi göze alıyorsanız, orasının bir labirent olabileceğini de aklınızdan çıkarmamalısınız. Her an her şeyle karşılaşabilirsiniz. Bunu imgeleştirirken de Antik Yunan’ın meşhur labirent hikayelerinden birine başvuruyor yazar. Girit kralı Minos, denizler tanrısı Poseidon’ndan bir iyilik ister. Gücünü kanıtlamak ve bağlılığını ispatlamak için, ona kurban etmek üzere bir boğa bahşetmesini rica eder. Poseidon bu isteği kabul edip ona bir boğa gönderir. Fakat Minos boğayı çok sevdiğinden onu değil bir başka boğayı kurban eder. Poseidon bunu fark edince Minos’a çok kızar ve Eros’tan Minos’un karısına bir ok fırlatmasını ister. Eros’un oku hedefini bulunca, Minos’un karısı o boğaya aşık olur. Birlikte olurlar ve ortaya yarı insan yarı boğa şeklinde bir canavar, yani Minotor çıkar. Fakat bu yaratık bir türlü ‘insan gibi’ davranamaz. Herkese zarar verir. Bunun üzerine Daidalos’un inşa ettiği bir labirente kapatılır. Tabi hikaye tipik bir mit olarak, kurtarıcı bir erkeğin Minotor’u alt etmesi ve öldürmesiyle son bulur. Fakat burda bizi ilgilendiren, Minotor mitinin bu kitapta hangi bağlamda kullanıldığı. Bu hususta net bir veri yok. Minotor gibi bir canavar o labirentte tutulmak zorunda. Bu belki geçmişte olup bitmiş şeylerin kurcalanmaması gerektiğini anlatıyor bize, belki de biz okuyucular olarak Minotor gibi o labirentte kurbanlarımızı bekliyoruz. Gospodinov bu hususlarda ketum biri.
Zaman Sığınağı
Son yayımlanan kitap, Zaman Sığınağı da buna benzer bir akıl oyunu gibi duruyor. Kitabı alsam da henüz okumadım. Ama bu kez, insanların zihinlerinde dolaşmak yerine, hafızasını kaybetmeye başlamış insanlar için oluşturulan bir hafıza merkezi kurgusuyla karşı karşıyayız. Karakterimiz Gaustin, geçmişle kafayı bozmuş biri. Ve onun gibi geçmişiyle yaşamaya devam eden ama zamanın acımasız yıpratıcılığı sebebiyle hatıralarını da unutmaya başlayan insanlara hafıza klinikleri kuruluyor. Hatta zaman sığınakları. Geri kalan kısmında neler olup bittiğini okuduktan sonra yazmayı planlıyorum.
Gospodinov’un postmodern kurguları oldukça revaçta bu sıra. Çünkü anlatım kalıplarının yıkılıp geçilmesi bir yana, bunu yaparken değindiği konuların zorluğu da cabası. Zihinlerin labirentinde dolaşmak, geçmişe ait hafıza odaları oluşturmak falan, bırakın yazmayı, okurken bile bizi olmadık zorluklarla karşılaştırıyor. Anladığım kadarıyla, son yılların en sıradışı ve becerikli yazarlarından biriyle karşı karşıyayız. Ve sonraki eserlerini de merakla beklemeye devam edeceğiz.
Bir sineği konuşturabilsek
İki ayrı romanından iki anekdotla bitirmek istiyorum yazıyı. İlki Doğal Romandan.
“Bir sineği konuşturabilsek ortaya nasıl bir roman çıkar acaba… Onun doğal olarak bizimkinden farklı bir dile sahip olduğundan şüphem yok. Şu anda sineği merak eden ben olduğum için (Sinek neden beni merak etmiyor?) dilinin mekanizmasını benim keşfetmem lazım. Bildiğim kadarıyla arıların dili uçma esnasında çizdikleri figürlerle bağlantılı. Aynı bağlantı sineklerde de aranabilir. (…)her sinek kendine özgü bir uçuşa, yani dile sahiptir. Bazıları daha gevezedir ve havada daha uzun dolaşır; bazılarıysa ağır ağır konuşur, cümlelerin ortasında bir yerlere konar, başa döner ve sonuç olarak anlatının ucunu kaçırır.” (Metis:2018, S.86)
Ve bu da Hüznün Fiziği’nden:
“İnsan bir süreliğine susmalı ve oluşan sessizlikte başka bir öykü anlatıcısının- bir balık, yusufçuk, sansar veya bambunun, bir kedi, orkide veya çakıltaşının- sesine kulak vermeli. Arıların roman yazmadığını, örneğin, nereden biliyoruz? Tek bir bal peteğini okuduk mu?”(Metis:2017 S. 161)
Arılara ve sineklere biraz önem vermeliyiz. Gospodinovla ilgili yapabileceğimiz ilk şey bu. Ardından, onun ne ölçüde başarılı ve şaşırtıcı bir postmodern yazar olduğundan bahsetmeye başlayabiliriz. Şu son kitabı da bir okuyalım hele. Ona da sıra gelecek.







