‘’Üç arkadaşım daha gözaltına alınmış,’’ diye yazdım kısacık, kupkuru bir epostada, camın berisine yollanmış… ‘’Nasıl hissetmeliyim kendimi?’’ Sanırım duygularımı saklamalıyım, o duygularda var olan kendimi gözden çıkarmak pahasına… Kime olduğunu kestiremediğim bir sitemdi belki de: Ötekinin acısı, acımasız bir aynadır. İstediğiniz kadar kapatın gözlerinizi, imgeniz orada, çatlaklarla dolu bir aynada, sizin suretinizde konuşuyor ve hep doğruyu söylüyor.
‘’Hayata döndürüldüğümüz’’ operasyonla ilgili de benzer cümleler kurmuştum: O ayna mı çatlaklarla doluydu, yoksa biz mi, gözlerimizi yeterince uzun kapalı tutarsak görüntülerin kaybolacağını sandık? Bugün de benzer cümleler, benzer yöntemler, benzer yalanlar… İktidarla girişilmiş aynı suç ortaklığı. Mağduru suçlu ilan etmek adına türlü türlü hokkabazlıklar… Buram buram ‘devlet’ kokan köşe yazıları, kurnazca ahkam kesmeler… Pek o kadar kurnaz olmayanlar, daha ikinci satırda hıncını, iktidar arzusunu, hamlığını açık edenler…Silahlı tek bir eylemi olmadan beş bin, belki altı bin kişinin silahlı örgüt üyeilğinden tutuklanması üzerine yarım cümle bile kurmadan etik dersine soyunanlar… (Şu fani dünyada, öyle her yerde devrimler tarihi dersi verilmez, yirmi beş kuruşa simit yemek dururken çoktan ölmüş, zaten ölü doğmuş ideolojilerle vakit yitirilmez.) Kendinin olmayan bir iktidarı sahiplenip üç günlük zorbalığın keyfini sürenler, ‘nasılmış sıranızı beklemek?’ diye sormanın müthiş tatmini uğruna yazılar döşenenler… Devam edebilirim etmesine, sadece bulantı beni durduran…
Bu gazetede, polisin son üç haftada iki kez bastığı, sorumlu yazı işleri müdürü de dahil editörlerinin, muhabirlerinin, köşe yazarlarının üçer beşer tutuklandığı, bugüne dek onlarca çalışanı öldürülmüş, bombalanmış Özgür Gündem’de, ilk yazıma Bloch’tan alıntılayarak başlamıştım: Gerçeğin bir ufku vardır. Elbette susmazlar o ufku bilenler, düşleyenler, üstlenenler…İsteseler de susamaz, gözlerini ayıramadıkları o ışıktan vazgeçemezler. Kaç bin, kaç milyon kişilik bir hapishane kuşatabilir gerçeği? Hepimizi içine tıkmakla tehdit ettiğiniz o hapishanenin, susturmak için bunca çabaladığınız, bunca kavramı, bunca insan hayatını, bunca geleceği heba etmek pahasına susturmaya çalıştığınız gerçeği daha da pekiştirdiğini hala göremediniz mi? Zorbanın zorbalığı ilan ettiği anın, aslında bir korkunun, bir çaresizliğin, bir çıkmaz sokağın itirafı olduğu daha kaç kez doğrulanmalı? Gereksiz sorular sanırım bunlar, karanlığın kuşattığı o cılız, sarımsı ışık, avuçlarının içine almış bile zamanı. Gün çoktan doğmuş, kiminin ‘ufuk’, kiminin ‘yarın’ dediği o uzak çizgi ‘bugün’ olmuş… Gün ışığı. Sanki yüreğin derinlerinden taşıp gelen, kendi yoluna koyulan, hepimize seslenen gün ışığı. Tanıdık, aşina, eşsiz, kadim çağrı: ‘Devam et’ diyen, başka şey demeyen…