‘Nekrofili’ ha, ‘ölü sevici’, öyle mi? Roboskî’de otuz dört masum Kürt insanının katledilmesi emrini kimlerin verdiğini sorup katillerinin açığa çıkarılmasını isteyenler, halklarının onuru ve özgürlüğü için can veren oğulları ve kızlarının cenazelerine sahip çıkıp zılgıtlarla ölümsüzlüğe uğurlayanlar ‘ölü sevici’ oluyorlar, değil mi? “Ağır konuşacağım” diyor, insanın haysiyetini yitirmemesi gerektiğine inanıp Roboskî’de katledilen mazlumların ahı yerde kalmasın diye bir ses vermeye çalışanları ‘nekrofili’ olmakla itham ediyorsun. Hayır, bu duruşun ‘nekrofili’ tipin duruşu olmadığını sen de çok iyi biliyorsun bayım. Bu hayvan-ötesi yaratıkların kimlerin cenahında yer aldıklarını somut bir örnekle sana anlatacağım. Üstelik bu örnek senin diline pelesenk edip kullanmaya çalıştığın ‘Dersim Katliamı’ ile ilgilidir. Tanığım da yine okuduğu ‘Halepçe’ parçasından etkilendiğini söylediğin Kürt ozan Şivan Perwer’dir. Şimdi sözünü ettiğim örneğe ilişkin açıklamama geçiyorum.
1977 yılıydı. Genç bir amatör devrimci olarak Dersim’de cezaevindeydim. Kendimce görüşlerimin propagandasını yapıyordum. Ülkemin ve insanlarının trajik gerçekliğini ve Kürt halkını yok oluş sürecine sokanların kimler olduklarını açıklamaya çalışıyordum. Kaldığım koğuşta dikkatimi çeken Ovacıklı yaşlı bir hemşehrim vardı. Cesaretimi toplayarak misafiri oldum. İdeolojik-teorik dağarcığımda ne varsa kendisiyle paylaşmayı denemiştim. Aramızdaki büyük yaş farkına rağmen beni sabırla dinlemişti. Anlattıklarım sömürgeci Türk devletinin bize, halkımıza reva gördüklerine ilişkindi. Ben daha çok soyutlama yapıyordum. Soykırıma uğratılan bir halk olduğumuzu, sömürge haline getirildiğimizi ve kimliğimizin silinmek istendiğini belirtiyordum. Biz inkar edilen ve imha sürecine alınan bir halktık. Varlığımız, kimliğimiz ve özgürlüğümüz için mücadele etmemiz gerekiyordu.
Konuşmam en fazla yarım saat sürmüş, ardından hemşehrim söze başlamıştı. Beni doğrulamak ve soyutu somutla takviye etmek ister gibi tanıklık ettiği dehşet verici bir olayı kendi anadilimden bana anlatıyordu: Dersim Tertelesi’nin o akıllara durgunluk veren günlerinden biriymiş. Azrail’in rolüne soyunanlardan kaçıp gizlenmeye çalışıyorlarmış. Bir köyün üst tarafında konumlanmışlar. Bu sırada kalabalık bir askeri birlik köyü çembere almış. Köyde sessizlik varmış. Bir evden genç bir kadın dışarı çıkmış. Askerin etrafı kuşattığını fark edince tekrar içeri girmiş. Dışarı çıktığında elinde bir ip bulunuyormuş. İpi evin yakınındaki bir ağaca bağlamış ve kendini asmış. Sağ olarak askerlerin eline geçip kirletilmemek için kendi eliyle hayatına son vermiş.
Askerler kuşatmayı iyice daraltmışlar. Ardından ateş edip evlere girmiş ve daha sonra tüm evleri ateşe vermişler. Ortalığı duman ve alev kaplamış. Görünüşe göre köyde başka insan yokmuş. Sonunda birkaç asker genç kadının cesedini indirmiş ve aşağıdaki bir tümseğin altına götürmüş. Gizlenenler orada neler olup bittiğini göremiyorlarmış. Ancak tahmin etmekte zorlanmamışlar. Zira askerler birer birer tümseğin altına gidip bir süre sonra dönüyorlarmış. Genç kadının soğumuş cesedini kirletiyorlarmış. Anlaşılan, ölüm bile genç kadını zincirinden boşalmış bir hayvanlığın alçakça saldırısından korumaya yetmemiş.
Hemşehrim gözleri dolu dolu anlatıyor, belli ki o an hiçbir şey yapamamış olmanın tarifsiz acısını yeniden yaşıyordu. Bana gelince gözyaşlarına boğulmuştum. Ben yaşlı hemşehrimi etkilemeye çalışırken, o beynimde ve yüreğimde tam bir depreme yol açmıştı. Konuşmamız onun bu anısıyla sona erdi. Perişan bir halde yatağıma çekildim. Başımı yorganın altına soktum ve saatler boyu sessizce ağlamaya devam ettim. Yüreğimde kin ve nefret dağlarının yükseldiğini hissediyordum. O akıllara durgun veren tertele günlerinde belli ki insanlık diye bir şey bırakılmamıştı. Düşmanlığın da bir sınırı vardı. Bu denli insanlıktan arınmış bir düşmanlık akıl karı değildi. Beynimde çınlayıp duran bu vahşet hayvanlığın da ötesinde bir olaydı. Daha sonra kılıç artığı öteki bazı tanıkları dinledikçe, hemşehrimin bana anlattığı vahşetin istisnai bir olay olmadığını fark ettim. Buna benzer daha pek çok alçaklık sergilenmişti. Bu nedenle sayısız genç kız ve kadın kendilerini uçurumlardan ölümün kucağına atmışlardı.
İçimdeki fırtına biraz durulduğunda, yatağıma oturup acılarımı şiire dökme yolunu seçtim. Giriş niteliğindeki cümleleri hala hatırımdadır: “Güzel günlere dair/ Çok şeyler söylenecek elbet/ İmparatorların/ Sultanların/ Cümle iblislerin/ At oynattıkları bu bereketli toprak/ Bu canım memleket/ Aynı ahvalde giderse eğer/ Söylenecek çok şeyleri olmalı/ Düşünen her kafanın/ Her namuslu insanın.” Düşünen ve namuslu olmayı ilke edinen biri olarak, olup biteni ve insan olarak yapılması gerekeni şiirle ifade etme görevine soyunuyordum. “Şiir yazıyor” (ve aynı anlamda “Kutsalın alanına burnunu sokuyor”) denilmesinden oldukça korktuğum halde, belki de tanıklıktan kaçmayı alçakça bulduğum için, yazdığım şiiri dışarıdaki arkadaşlarıma gönderdim.
1981 yılında yurtdışında iken elimize Ozan Şivan Perwer’in bir kaseti ulaştı. Kurmanci lehçesine vakıf değildim. Ancak yine de ozanın okuduğu parçayı dinlediğimde, bunun kaleme aldığım şiir olduğunu anladım. Şivan emek harcamış, şiiri Türkçeden Kürtçeye çevirmiş, bazı bölümlerin yerini değiştirmiş ve öyle okumuştu. Üzerinden on yıllar geçecek kadar gecikmeli de olsa, tercümesi ve icrasını beğendiğimi ve kendisine teşekkür borçlu olduğumu belirtmek isterim. Evet bayım, Şivan Perwer ve icra ettiği parça tanığım ve kanıtımdır. ‘Ölü seviciler’in kimlerin cenahında saf tuttuğunu veya en azından ‘nekrofili’ türünden sapıklıkların kimler tarafından ve nasıl icra edildiğini bu tanıktan ve kanıttan rahatlıkla çıkarabilirsin.
Peki, ‘ölü sevicilik’ sadece geçmişte kalan hayvanlık-ötesi bir sapıklık mı? Elbette ki hayır! Kürdistan’da devam eden son kırk yıllık savaşta da bunun kahredici örnekleri var. Anılarını anlatan bir eski askerin yazısından okumuştum. Bu asker geri çekilmede geciken bir başka askerin bir şeylerle meşgul olduğunu görüp ne yaptığını soruyor. Aldığı cevap ‘nekrofili’ tipin cevabıdır: “Teröristi beceriyorum!” Kuşkusuz anılarını kaleme alan kişi burada haz aldığı bir olaydan söz etmiyor, ‘terörizmle mücadele’ ettikleri iddiasındaki güçlerin bu kisve altında ne denli hayvan-ötesi şeyler yaptıklarını deşifre etmeye çalışıyor. Bunun da tekil bir ‘olay’ olmadığını, Kürdistan’daki savaşta benzer yüzlerce çirkefliğin yaşandığını herkes çok iyi biliyor.
En son Roboskî katliamı da dahil, katliamlarınız, sapkınlıklarınız ve sapıklıklarınızdan hareketle sizden ‘özür’ bekleyenleri anladığımı da söyleyemem. Özür dilemenle mesele çözülecek ve her şey halledilmiş sayılacaksa, bir insan olarak bunu asla içime sindiremem. Bir özür olacaksa, bu da Kürt sorununun çözümü olabilir. Böylesi bir özür bile derinden yaraladığınız insanlığı sağaltır mı, bilemiyorum. Kuran-ı Kerim’in Mümin Suresinin şu cümleleri tam da bu belirsizliğe ışık tutar gibidir: “O gün ileri sürdükleri özürleri, zalimlere yarar sağlamayacaktır. Lanet var onlar için ve yurtların en kötüsü onların.”
Büyük anlam gücü olarak dinin toplum yaşamındaki yeri ve yüksek ahlaki değerlerinin bilincindeyim. Bu bilinçtir ki, AKP denilen faşist Türkçü yapılanmayı destekleyip de onun insanlık dışı uygulamaları karşısında dindar olduğunu söyleyenlerin mezar suskunluğuna gömülmelerine lanet okutuyor. Bunlar şu gerçeği asla akıllarından çıkarmamalılar: “Zalimlerin ne bir dostu vardır ne de sözü dinlenir bir şefaatçıları” (Mümin Suresi). Zalimin zulmüne ses çıkarmayan zalimden daha kötüdür ve onu bekleyen akıbetin daha beterine layıktır. Dinin hakiki özü olan insanlık zalime karşı duranların saflarındadır ve onlarla birliktedir.