Nereden bakılırsa bakılsın, 12 Eylül 1980 askeri-faşist darbesinin, yani Kenan Evren cuntasının Türkiye’de yeni bir devlet kurmuş olduğu açıktır. En azından TC Devletini her bakımdan yeniden yapılandırmış olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu yeni devlet veya yeniden yapılandırmanın da gerçek ve uzun vadeli iktidarına AKP-MHP faşizmiyle ulaşmış olduğu ortadadır. Bu durum ideolojik, politik, pratik her bakımdan böyledir. Yani AKP-MHP faşizmi, 12 Eylül 1980 darbe devletinin tamamlayanı ve gerçek kimliğine kavuşması olmaktadır.

Kenan Evren cuntası, yeniden şekillendirdiği devlette nasıl bir siyasal yapı öngörmekteydi? Akıl hocaları ABD’yi esas aldıkları ve taklit etmeye çalıştıkları için, esasta iki partili bir sistem yaratmak istemekteydi. Birisi ve kendilerine göre sağcı olan iktidar partisi, diğeri ve kendilerine göre solcu olan ise muhalefet partisi olacaktı. Bu temelde iktidar partisi olarak açıktan destek verdikleri Milliyetçi Demokrasi Partisi’ni kurmuşlar, muhalefet partisi olarak da Halkçı Parti’nin kuruluşuna izin vermişlerdi.

Şimdi Tayyip Erdoğan yönetimi altında TC Devleti denen sistemin nasıl bir siyasal yapısı var? Çok açık ki, MDP’nin yerinde AKP-MHP ittifakı(Cumhur İttifakı) bulunuyor, HP’nin yerinde ise CHP-İyi Parti ittifakı(Millet İttifakı) yer alıyor. 12 Eylül 1980 faşist-askeri darbesine karşı olan tüm devrimci-demokratik güçleri ise yasal siyaset alanında Halkların Demokratik Partisi-HDP temsil etmeye çalışıyor. Peki Turgut Özal’ın ANAP’ı nerede? Süleyman Demirel’in peş peşe kurdurttuğu partiler nerede? Necmettin Erbakan’ın partileri nerede?

Demek ki 12 Eylül darbesinden sonraki siyasal yapı darbecilerin öngördüğü siyasal yapılandırmadan çok farklıymış. Türkiye siyasal ortamı gerçekten çok partiliymiş ve bu nedenle Kenan Evren Cuntasının yaratmak istediği iki partili sisteme karşı muhalefet edip uzun süre direnmiş. Peki sonunda ne olmuş? Çok açık ki geçen süreç içerisinde direnen siyasi eğilimler yeni devlet sistemi içinde eritilerek sonunda Kenan Evren Cuntasının arzuladığı partisel sistem ortaya çıkmış. AKP-MHP ittifakının getirdiği “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” ile de esas olarak bu durum tamamlanmış. Yani Kenan Evren cuntasının öngördüğü sistemi Erdoğan-Bahçeli faşizmi ortaya çıkarmış.

Şimdi söz konusu sistemin yöneten tarafı olan AKP-MHP faşizmi, uyguladığı faşist baskı ve terör çerçevesinde son yüzyılda dünyanın dört bir yanında ortaya çıkan faşist diktatörlüklerin tümünün yaptıklarının bir benzerini yapıyor. Hatta Kürt toplumunu planlı ve örgütlü bir biçimde soykırıma uğratmayı hedeflemiş olduğu için, baskı, terör ve katliam uygulamalarında diğer faşist diktatörlükleri katbekat fazlasıyla aşıyor. Aslında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin üçlü yönetimi olan Talat, Cemal ve Enver Paşaların Birinci Dünya Savaşı içerisinde uyguladıkları zihniyet ve politikaların aynısını uyguluyor. Ama nedense, belli başlı devletlerden hiçbiri mevcut AKP-MHP yönetimine ‘soykırımcı’ ve ‘faşist diktatörlük’ demiyor. Dahası sözde iktidar alternatifi olan CHP-İyi Parti ittifakı da AKP-MHP yönetimi için ‘faşist’ ve ‘soykırımcı’ demiyor.

Örneğin iktidarda giderek yirmi yılına yaklaşıyor olmasına rağmen, Tayyip Erdoğan ve AKP Yönetimi düşmüyor. Peki neden? Kuşkusuz belli bir kitle gücü var. Zor dönemeçleri yıkılmadan aşmayı başarmış. Süreç içerisinde hep kendine göre bir ittifak siyaseti yürütmüş ve bunlardan başarıyla çıkmış. Sonunda gerçek iktidar olmayı, devleti ele geçirmeyi ve kendini örgütlemeyi başarmış. Bunların hepsi pozitif nedenler olarak sayılabilir. Fakat mevcut durumda söz konusu bu nedenler iktidar ömrünü uzatabilmek için yeterli değildir. Örneğin kitle desteği epeyce azalmıştır, AKP içinden yeni partiler doğmuştur, MHP ile ittifak fazla güç katmamaktadır, 18 yıllık iktidarın yarattığı ciddi bir yıpranma vardır, dış destek eskiye göre çok fazla azalmıştır. Bunlar negatif etkenlerdir ve bu nedenle yıkılması gerekir. Ama mevcut AKP-MHP yönetimi yıkılmamaktadır. Peki neden?

Bir neden olarak, ifade etmeye çalıştığımız 12 Eylül darbe sistemini en iyi temsil eden yönetim olması belirtilebilir. Dolayısıyla ortaya sadece AKP-MHP Yönetimini düşürmek değil, onların temsil ettiği ve 12 Eylül darbesinin yarattığı faşist, sömürgeci ve soykırımcı sistemi değiştirmek çıkmaktadır. Bu da kuşkusuz çok daha kapsamlı ve ciddi bir iştir ve farklı mücadeleleri gerektirir. Başka bir neden olarak, özellikle mevcut ittifak sürecinde AKP ile MHP’nin her bakımdan kendisini örgütlemiş olma durumu gösterilebilir. Gerçekten de mevcut haliyle AKP ile MHP’nin çok ciddi bir silahlı çete örgütlenmesi vardır ve bunların artık iktidarı seçimle bırakmaları neredeyse imkânsız gibidir. Elbette bu durum da AKP-MHP iktidarını aşabilmek için çok farklı ve bütünlüklü mücadele yöntemlerine başvurmayı gerektirir.

Fakat bu iki nedenden çok daha önemli olan üçüncü neden, AKP-MHP iktidarının alternatifinin güçlü olmamasıdır. Burada alternatifleri yok etme veya zayıflatma politikasının uygulanıyor olmasından da söz edilebilir. Örneğin devrimci-demokratik alternatif için, HDP alternatifi için bu söylenebilir. Fakat ortada bir CHP-İyi Parti ittifakı var ki, onlar için bu söylenemez. Tersine CHP-İyi Parti ittifakının alternatif olup olmadığı, ya da nasıl bir alternatif olduğu tartışma götürür bir durumdur. Aslında ‘demokrasi’, ‘adalet’, ‘hak ve özgürlükler’ adına bazı şeyler söylemekte ve mevcut Cumhurbaşkanlığı sistemine karşı olduklarını belirtmektedirler. Ancak ‘Kürt sorunu’ denen sorun konusunda AKP-MHP ittifakını aşan bir zihniyet ve politika sahibi olmamaları, onları AKP-MHP’ye alternatif değil, tersine AKP-MHP yönetiminin bir uzantısı ve tamamlayanı yapmaktadır. Kürt sorunu Türkiye için öyle bir sorundur ki, aslında her şeyin belirleyeni konumundadır. Gerçek zihniyet ve politika kendisini bu soruna yaklaşımda net olarak belli etmektedir.

Bütün bunlar bize açıkça şunu gösteriyor: AKP-MHP faşist ittifakının iktidardan düşürülememesinin esas nedeni, doğru ve yeterli alternatifinin olmamasıdır. Çünkü AKP-MHP faşizmine alternatif olmak öyle basit ve yüzeysel bir durum değildir. AKP-MHP ittifakının alternatifi olabilmek için, her şeyden önce 12 Eylül faşist-askeri darbesinin her şeyini reddetmek ve darbenin yarattığı sisteme alternatif olmayı esas almak gerekir. Yani bir hükümet alternatifliği değil, söz konusu olan bir devlet sistemi alternatifliğidir. İkincisi ve daha önemli olanı, TC Devletinin üzerinde şekillendiği Kürt inkârı ve imhasını zihniyet ve politika olarak reddedip, Kürt sorununun özgürlük ve demokrasi temelinde çözümünü öngörmeyi gerektirir. Yani AKP-MHP ittifakına gerçek alternatif olabilmenin sistemsel boyutu olduğu gibi, zihniyet ve politika boyutu da vardır. Bu iki durum da farklı zihniyet, farklı sistem, farklı politika; dolayısıyla farklı dil, kültür, üslup demektir. Yani AKP-MHP ittifakının zihniyet, sistem, politika, dil, üslup ve kültür olarak aşılmasını ve tüm bunlar bakımından alternatif haline gelinmesini gerektirir.

CHP-İyi Parti ittifakının değil böyle bir alternatif olmak, aslında AKP-MHP ittifakının uzantısı olduğu ve her temel konuda AKP-MHP ittifakını desteklediği açıktır. Mevcut durumda insanlar AKP-MHP ittifakının yerine CHP-İyi Parti ittifakını geçirmenin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini açıkça görmektedir. İşte bu da AKP-MHP ittifakını güçlendirmekte ve adeta alternatifsiz kılarak iktidarda kalmasını sağlamaktadır. İnsanlar AKP-MHP ittifakından kopar noktaya gelseler de alternatifini göremedikleri için yeniden AKP-MHP ittifakına mecbur kalmaktadır. Bu da aslında AKP-MHP ittifakına gerçek alternatif olmayı, aynı zamanda CHP-İyi Parti ittifakına da alternatif olma durumuna getirmektedir. Zaten PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın belirttiği üçüncü çizgi olmak da bu demektir.

O halde, kendisinin bir alternatif olduğunu söyleyen HDP’nin bunlardan ders çıkarması gereklidir. Sadece AKP-MHP ittifakı için alternatif değil, aynı zamanda CHP-İyi Parti ittifakı için de alternatif olması gerektiğini bilmek durumundadır. Yani ‘Üçüncü Çizgi’ olmanın gereklerini sözde değil, pratikte yerine getirmek zorundadır. Kendisini sadece bir hükümet alternatifi olarak değil, bir zihniyet, sistem, politika, dil, kültür, üslup alternatifi olarak görebilmelidir. Bu da çok duyarlı, dikkatli ve örgütlü olmayı gerektirir. Öyle önüne konanı yiyen, verili olanı esas alan, başkalarının dilini, kültürünü, üslubunu kullanan bir yaklaşımla böyle bir alternatif olunamayacağının bilinmesi gerekir. Sonuçta gerçek alternatif olmayı bilenlerin kazanacağı da açıktır.