Bir baskın edebiyatı dili kuruyor iktidar. Şiddet mürekkebine banılmış kalemler her evin iç odalarına imza atıyor. Bu dil, bu duruş, bu ifade insanın ömrünü eksiltecekken kimseyi incitmiyor. Herkes dik, mağrur! Türkiye karşıtlığını ideolojiye dönüştüren tehlikeli bir dil bu. Bir o kadar tehlikeli bu kabulleniş. Çin malı ucuz bayraklarla şahlandırılan milliyetçilik hamasi nutuklarla değil, duvardaki beceriksiz Türkçe ile saçılıyor her yere. 

Geldik yoktunuz yazmışlar en son. Masa, etrafa saçılmış koliler, alt üst etmenin tecrübesiyle, salonun ortasına tükürülmüş gibi duruyor her şey. 

Büyük bir hayalkırıklığının da imzası, duvardaki yazı: Geldik yoktunuz! 

Büyük bir hatanın harfleri toplaşıp beyaz duvarda sırıtmaya durmuşlar: Geldik yoktunuz!

"O gün tanrının kendine sorduğu en zor bilmece" olma hayaliyle dalıyorlar başkalarının işlerine, güçlerine, düşlerine. Öyle olunmuyor zor bilmece. Bir çocuğun yanıtı kadar zorsunuz işte!

Ve elbette büyük bir yanılgı, gidilenin o evde, o büroda olmadığını varsaymak. 20 milyon Kürdün yaşadığı ülkede 20 milyonu birden yok saymak gibi öylesine sırıtık bir karakalem duvardaki. 

Sanıyorlar ki o yazıyla bir mahremiyetin odalarına girildi, bir halkın kutsallarına derme çatma kelimelerle dokunuldu, incitildi. Öyle sanıyorlar. Sansınlar elbet. Bir ellerinde silah, bir ellerinde keçeli kalemle basılıyor evler; işyerleri, kültür merkezleri, mutlak surette eylemin imzası çakılıyor ki onların varlığı hep hatırlansın! Hayat hep hatırlatır oysa bazı şeyleri, yeniden yeniden bir de...

Olmayan sizsiniz beyler! Hiç olmayan hem de. Sakladığınız yüzlerle bıraktığınız izleri anımsarız anımsamasına ama sizi bu hayatta yaşıyor olmaya kimse ikna edemez. Kendi içinizden, varlık sebebinizden gideli çok olmuş aslında. İnsanlıktan çıkmışsınız, yoksunuz ama yokluğunuza değmiyor boşluğunuz. O kadar yani. Aynalarla işiniz olmaz mesela, ne kadar çirkinlik varsa tüm gözeneklerinizden fışkırıyor adeta. Böyle bir suratı hangi ayna yansıtmak ister hayata? Aynasızlık ya da aynası kırık olmak denk düşüyor bu yok sayılmaya. Hayat sizi hep bir yerlerde kusuyor, bir yerlerde duvar dibine tükürüyor, kendinize basıp geçiyorsunuz. Sokakta kadın var, çocuk var, yaşlı var, unutulmuş bir çanta, yem aranan güvercin, pusuya yatmış bir kedi, açlıktan yorgun düşmüş bir köpek... Sokakta hayat var ama basmıyor hiçbiri hayatın içinden sokağa taşırdığına. O kadarsınız yani... Bir atık muamelesi ile sadece duvarlardaki yazılarınızda hatıra bırakıyorsunuz.. Aynanın reddettiği taraf hızla çekiyor sizi aşağıya.

Hayatı rendeliyorsunuz, saçılmış talaşlarla hatıra fotoğrafları çektiriyor, gerçek anası hayat olan oğulları, kızları duvarlara kazıyorsunuz. Duvar unutmuyor beyler! Beyaz karnına kocaman eğik kelimelerle kazıdığınız zavallılığı kapatmıyor hiçbir boya. 

Tüm bu olmayan hallerinizin arasında bir yerde kalanlara "savaş" dedirtmeye çalışıyorsunuz. Barış muhteşem bir kelime. Barışı duvara yazamazsınız örneğin, hangi cümle içinde kullanacağınızı bilmiyorsunuz... Savaşla yatıp savaşla kalkan bir ecdadın tezahürü olarak, aşkınızı en fazla duvarlarda bir devrik cümle olarak yaşıyorsunuz. 

'Zamanın kendine ait bir şiddeti ve gücü var', ancak ne o şiddetin içinde yazılı adınız ne de o gücü tanıyor aklınız. Bunların dışında bir yerde, hayat da sizi yazıyor bir duvara. Köpürttüğünüz nefretin sözcükleri ile değil, devletlu bir temenni ve tutulmayacak bir sözün sonrasında gelen birkaç rakamla... Artık gerçekten rakamsınız beyler.