Kaç yaşımda olduğumu bilmiyorum. Dünyayı köyümün ufukları ve ufukların ardındaki köylerden ibaret sanacak kadar küçük bir çocuktum.
O yaşta bana göre, dünyanın en büyük, en görkemli yapısı, “aliye nivana” dediğimiz odamızdı. Köy cemaatinin bir araya geldiği bu odada, ayrıcalıklı çocuktum. Babamın dizine dayanıp, kucağına oturarak risıpilerin kinaye ironili “eskeré Rome” ve “Tırko” deyimlerinin ardı ardına uçuştuğu sohbetini, kelimesini kaçırmak istemediğim masala kulak verircesine dinliyordum.
Adı yemin ve kasem kutsanmasıyla anılan Şeyh’in (Said) isyanı, sonrasında, “şewate” denilen Kürdistan yangınında kadınlar, genç kızların talan edilmesi, delikanlıların kurşuna dizilmesi, diri diri yakılanların hikayesi, başı ezilerek, süngü ile havada döndürülerek katledilen bebeklerin trajedisi, “Türk” tiplemesiyle anlatılıyordu. İmaj korkunçtu.
Karşılaştığım ilk Türk, insana benziyor, ama kafamdaki imajı doğrulayan bir tuhaf korkuluktu. Tüfekleri omza asılı, kasaturaları yandan sarkan, belleri fişeklikli, anlaşılmaz bir dille konuşanların jandarma olduğunu o gün öğrendim.
Öfkelerinin sebebi bilinmiyor, fakat sıkılı dişleri arasından tıslarcasına bağırıyor, hizaya dizdikleri köylüleri yumruklayarak ağızlarını, burunlarını kanatıyor, başlarından aldıkları dısmalları, kefiyeleri keskin bıçaklarıyla (kasatura) lime lime kesip yere atıyor, bir de toprağa gömmek istercesine çiğniyorlardı.
Bu olaydan iki sene sonra mı kaybettim, net hatırlamıyorum, ama çocukluğumun isyancı idolo, çok sevdiğim bir yakınım, yaralanan duygularımda o gün öldü. Belki ilerde, çocukluk ruhumun mayasında, okuyacağım Fransız Aleksandr Dumas ve Korsikalı Michel Zevaco’nun şövalye tipleriyle özdeşleştireceğim o yakınım isyan etmeden durmuş, kan içindeki haliyle hayallerimi kırmış, yok etmişti.
Ve ben, bu olayı hiç unutmadım. Bilinç altına yerleşmiş isyan duygusuyla, zalime esir düşmüş bir halkın acılarını anlatmaktan başka iş, uğraş düşünmedim.
Kemalist bir yazar olan Mine Kırıkkanat, geçenlerde bir televizyonda, “Kürt olsaydım, ben de dağa çıkardım” diyordu.
Oysa, Kürtler isyanını anlamak için Kürt olmak gerekmiyordu. İnsanı insan yapan vicdan sahibi olmak yeterliydi. Türk kamuoyunda insani ses hep kesik kaldı. Bütün görüşlerine katılmayabilirsiniz (ki mümkün değil) fakat, Ahmet Altan, Orhan Pamuk’un ses vermesi, Nuray Mert ve Yıldırım Türker ile bazı genç kalemlerin sese ses vermesiyle kamu vicdanını temsil eden, aydınlar cephesinde “ama”lısı da olsa telleri kıpırdamaya başladı.
Dünyanın dertlerini dert ediniyor yapan Türk solunun “ağır yoldaşları” ırkçı foyası, bu arada “Kızıl Elma”cı olarak ortaya çıktı.
Camiyi mesken tutan “dinciler”, daha düne kadar seslerine huşu tonu katıp, “biz dindarlar olarak” diyerek, bazı Kürtleri dolandırabiliyorlardı.
Oysa din, vicdanının ruhani şekli, ibadet ise ritüeldi. Vicdanı olan ritüel gösterisine çıkmazdı. Bunlar, AKP iktidarıyla gücü ele geçirince, vicdandan soyunmuş, çıplak kalmış, alış-verişin kar ile zarar hesapları dinciler oldukları anlaşıldı. Kürdistan meselesi, somut örnekti. Dinde yalan, dolan, inkar günah, ama bunlarda hepsi bir aradaydı. Allah’ın yarattığı dili (ana dilde eğitim) yasaklamaya devam edecek kadar din dışı ve dünün devamıydılar.
Nitekim, henüz susturulmayan kalemlerden biri olan Kadri Gürsel, dünkü yazısında dincilerin vicdanını şöyle anlatıyordu:
“Habur 2009’dan sonra kırsalda etkili operasyonlar, kentlerde de aslında BDP’yi hedef alan KCK tutuklamalarıyla özetlenebilecek güvenlikçi stratejinin başarıya ulaşamadığı mesajını da veriyor ki, durum hükümet açısından bu noktada da tahammül edilebilir değildir.
Şehirdeki Kürt aktivistlere hapse atılmak ya da dağa çıkarak katli meşru birer hedef olmak dışında seçenek bırakmayan bu hükümet stratejisi de BDP açısından tahammül edilemez bir hal almıştı. Ve tahammülünü yitirmiş bu BDP’nin Şemdinli 2012’de silahlı PKK’yla kucaklaşarak intihar ettiğini düşünebilirsiniz. Öyle bile olsa sıradan, basit bir intihar değildir bu. Yaratıcı, çözücü bir intihardır.”
Kürtler, yüz yıllık vurgun yaralısıdır. Kendi yurtlarında esir, dilleri kesik, özgürlük istemleri “bölücülük”tür. Oysa kimseden bir şey istemiyorlar. Türk evi, toprağında gözleri yok. Onurları her gün bin yerinden kırılarak, çocuklarının “Türküm” diye bağırtılmadığı yurtlarında, özgürce ve kendileri olarak yaşamak istiyorlar. Soykırıma rağmen sevdalarını terk etmediler.
Çok namaz kılan, çok oruç tutan, elini oynatırken bile besmele çeken çok dindar, çok da ihtiyar bir yakınım geçenlerde hayatını kabetti. O en son, “bu da ülkemiz için” diyerek bir torununu dağlara göndermişti. Halk, dağa çıkmaktan başka çare bulmayan çocuklarına hep destek oldu. Kimi yiyecek taşıdı, kimi düşenin yerine evladını, torununu gönderdi. Ama emek ve kayıplarının nafile olmadığını, Şemdinli’de düze inerek, halkın seçilmişleriyle buluşmasıyla gördüler. Bu Kürdistan mücadele tarihinde bir başlangıçtır. Tarihi geriye sarmak da imkansız.
Hakkari’ye dindarlık göstersine çıkan baş zaptiye İdris Naim, bir kahveye sığınarak halkın öfkesinden kurtuluyordu. AKP dindarları Recep Tayyip ve yardımcısı Bülent Arınç çaresizliğin çaresi cami kapısında Kürtlere sövüp, tehditler savuruyordu.
Çünkü, gerilla indi düze. Bugün, artık dün değildir.
Kadri Gürsel’in deyimiyle, bölgesel konjoktür, dincilere soykırım yapma imkanı da vermiyordu.
Gerilla indi düze!..