Çağımızda, en çok duyduğumuz deyim olan Gerilla savaşı, küçük askeri birliklerin görünmezlik (gizlilik) içinde, düşmanın ekonomik kaynakları ve savaş gücüne "vurup kaçması, gözden kaybolması, yoklara karışması" taktiğidir.

Daha çok ulusal kurtuluş haraketlerinde kullanılan bu yöntem yeni değildir. İnsan topluluklarının ortaya çıkışına uzanır geçmişi. Söz gelişi, bir kabileye zarar vermek de, Makedonyalı Büyük İskender ordularının, Hindistan’a uzanan seferinde baskın ve tuzaklarla bunaltılması da gerilla faaliyetiydi. 

Ancak olayın isimlendirilmesi Napolyon’un İspanya seferinden sonradır. İspanyollar, örgütledikleri mücadeleye, küçük savaş anlamında "Guerilla" diyorlardı. İsim buradan türeyerek dillere yerleşti. Taktik de, güçsüzün güçlüye kafa tutma yöntemi olarak dünyaya yayıldı.

İspanya’dan sonra Meksika’da Emiliano Zapata ve Pançho Villa tarafından kullanıldı, ama ilk defa, Osmanlı’ya karşı, Arapların ulusal kurtuluş hareketini organize edip yöneten, Britanyalı Binbaşı Lawrence aklıyla, savaş kuralına dönüştü.

Sonra, Çin lideri Mao, aynı taktiği başarıyla uyguladı. Vietnam’ın efsanevi General’i Giap, hem Fransa, hem de daha sonra Amerika'yı bu taktikle yendi. Küba'da Fidel Castro ve Ernasto Che Guevara da Batista rejimini devirmeyi bu yöntemle yaptı.

Gerilla savaşının, matematiksel bir formülasyonu, kural ve kaidesi yoktur.

Coğrafik yapı, şartlar, hatta mantıksal yapıya göre uygulaması değişen, zakasal bir savaş oyunudur. Değişken, kendini yenileyen.

Lawrence, İspanyolların vur-kaç taktiklerini çöle adapte etmişti. Bir köy öğretmeni olan Libya önderi Ömer Muhtar, savaş taktiğine "fedailiği" ekledi. Kuma gömülüp, aniden İtalyanların askerlerinin karşısında beliren Libyalılar, zor anda yaşama güdüsüne yenilip kaçmamak için, mevzilenirken ayaklarını bağlıyorlardı.

Guevara, başka incelikler geliştirdi. Düşmanın ekonomik gücü ve ulaşım imkanlarını çökertmeyi de, orduyu vurma kadar, birincil plana aldı. Savaşın, belli bir alana sıkışması ve "rahat" kesimlerin etkilenmemesini önledi.

Mesela kırlar yanıyor, köylüler acı çekiyor, ama başkent Havana’da hayat "vur patlasın, çal oynasın" havasında sürüyordu.

Vietnam'da, coğrafyanın yarısı yanıyor, yarısı dikensiz gül bahçesiydi. Yönetimi besleyen ticaret ve sanayi burjuvazisi, savaş yokmuşçasına kazancını sürdürüyor, yollar, köprüler ticari hizmet vermeye devam etmeye ek olarak, savaş araçları olan tanklar, toplar ülkenin bir ucundan öteki cephelerine naklediliyordu.

Oysa, rejimin "yola gelmesi" için, ekonominin tökezlenmesi ve savaş bir bütünse eğer, nakil yolu bağlarının da koparılması gerekliydi.

Onun için, daha sonra gerilla hareketleri, ordu gücü kadar ekonomi ile yaratılan değerlerin ulaşım yollarını da hedef aldılar.

Her halk ve coğrafyanın gerilla taktiği, kendine!...

 

ÇOCUKLAR KORKUDAN ÜŞÜYOR

Şorolo, Kürdistan’da birbuçuk milyon kişiyi ev hapsinde tutuyor.

Şorolo IŞİD’in yerli ruhu. Aynı dinden...

Onun yer altına hapsettiği çocuklar, top, tank güllelerinin gümbürtüsünden ürküp korkudan üşüyorlar. Çikolata değil, ekmek yemelerini yasaklanmış Şorolo!..

Bebeğinin uykusu çalınmış Kürt kadını, pencereden başını uzatıyor. Şorolo’ya sesini duyurma azmiyle bağırıyor:

"Kürdistan Kürtlerin yurdu, evladım açlıktan da ölse, teslim olmak yok, ey katil!.."

Gecenin yarı karanlığında, bir Kürt kadının silueti, gölge gibi kayıyor. Barikatı tahkim için, taş taşıyor. Bir başkası, torunu ve yoldaşlarına çay götürüyor.

Onların içişlerini seyrederken, doğan güne kayıyor bakışları. Dudakları kıpır kıpır:

"Ey Tanrı’nın evinden gelip, ocağına giden kutsal güneş, ülkemi, halkımı, ailem ve bu yiğitler yiğidi torunumu katilin şerinden esirge!..

IŞİD’çi katiller, baharda boy veren söğüt çitili boylu İlyas’ı da vurdular. Cizreli İlyas’ın son çığlığı:

 "Yürümenin yasak olduğu yerde ölümü reva gördüler. Ve çocuklar tam umutlarından vurulurken güpegündüz, çığlıkları hiçbir kulağa ses olmadı. Soran olursa söyleyin bir şehir katledildi kimse umursamadı!.."

Umursamaları için, insan olmaları gerekti, İlyas’ım. Asla, insan olmadılar ki...