
Hasan Cemal’e Kürdistan dağlarında altı gün birlikte kaldık. Kuzey’den Güney’e geçen ilk gerilla grubunu birlikte karşıladık. Barışı, çözümü, geleceği konuştuk. Konuştuk çünkü gerçekten coğrafyamızda ihtiyacımız olan tarihi günler yaşanıyor. Kürt sorunun demokratik çözümü için başlatılan süreç ilk somut adımları atıldı. İlk gerilla grupları Kuzey’den Güneye geçti. Bu geçiş halen sürüyor. Buralarda yaşananları bir grup gazeteci olarak izledik. Hasan Cemal en önde gidenimizdi. Dağlarda kamp kuran T 24’ün yazarı Hasan Cemal ile Kürdistan dağlarını, gerillayı, Demokratik Çözüm Yürüyüşü’nü, barışı ve geleceği konuştum.
Sayın Cemal çok konuşacağız önce şunu sorayım; biz pek izleyemedik ama sosyal medyada sizin için ‘dağa çıkmış‘ diyorlar?
Geçen hafta cumartesi gecesi geldim ben Hewler’e. Pazar günü de Fenerbahçe, Galatasaray maçı vardı. Sıkı bir Galatasaraylı olarak maalesef onu izleyemedim. GS 2-1 yenildikten sonra bir tane mesaj gördüm telefonumu açınca -arada sırada telefon çeken yerlere de gidiyoruz- bir Fenerli arkadaş yollamış. Diyor ki, Hasan Cemal, senin için Fener maçını seyretmemek için dağa çıktı diyorlar, doğru mu diyor.
Nerden çıktı dağa çıkmak? Zorlanmadınız mı?
Valla ben önce geçen Mart ayı ortalarında, 23 Mart’ta Murat Karayılan’la Kandil’de bir konuşma yaptıktan sonra dedim ki bu çekilmeyi izlemek istiyorum. Şaşırdılar. Dediler ki, kolay bir iş değil dağda, bir hafta, on gün gerillayla yürümek. Pek yapabilir misiniz bilemiyoruz dediler. Ben de yaparım dedim. Her gün İstanbul’da deniz kıyısında yürürüm filan dedim.
O arada biri Ahmet Deniz’di sanıyorum, şöyle bir espri yaptı: Gerilla grubu dedi, her seferinde sık sık Hasan Cemal için mola verecek ve bekleyecekler biraz dinlensin diye, o arada Heronlar tepeden bu sık molayı izleyecekler, tespit edecekler, bakacaklar Hasan Cemal orada, ha bire duruyor gerilla grubu, Ankara’ya rapor gidecek. Onun üzerine de Başbakan Erdoğan bir demeç verecek ‘Hasan Cemal çekilmeyi sabote ediyor’ diye. O yüzden tabii ben hazırlıklıydım. Kuzeyden bir gruba katılıp güneye gelmek ve bu arada dikkat ettiğin üzere biraz sizin terminolojiyle konuşuyorum, kuzey, güney, Hewler filan. Normalde hepsini bilmiyorum.
Buraya gelişinizi konuşalım. İstanbul’dan yola çıktınız, nasıl bir hazırlık yaptınız?
Şu pabuçları bu dağ yürüyüşü için aldım. Bir sırt çantası aldım, içine mümkün olabildiği kadar hafif şeyler koydum. Mesela tek pantolonla geldik, filan hafif olsun diye. Yine de o kadar ağır oldu ki ‘sen bunu en iyisi burada bırak, taşıyamazsın dediler. Hazırlık oydu yani. Onun dışında bir hazırlık yoktu.
Kaç gün oldu Hasan Abi?
Yarın bir hafta oluyor işte.
Dağlara gelmek nasıl bir şey?
Valla, şunu söyleyeyim, ben 93’de mesela Bekaa’ya gittim. Apo’yla orada, Bekaa’da Varilyas’ta bir küçük evde gece kaldım, konuştum uzun uzun. Sonra Kandil’e gittim 3 kez. Ondan sonra Güneydoğuda çok dolaştım. Ama ilk defa ben gerillayla birlikte olmaya başladım. PKK’nin silahlı unsurlarıyla bu kadar sohbet imkanı ilk defa buluyorum. Özellikle dağ ortamında, dağ koşullarında ve benim deyişimle PKK kampı, gerilla noktalarında filan bir araya gelmek ve konuşmak hem öğretici hem düşündürücü oldu, hem de bir yerde Türkiye’de PKK hareketi nedir, bunun silahlı boyutunu görünce çok daha çarpıcı geldi bana.
Türkiye’de bu boyut, özellikle Türk kamuoyunda doğru dürüst bilinmiyor, belki de hiç bilinmiyor. Burada yoğun bir şey vardı hep. Bu tarafı konuşulmadı; ne düşünüyor dağdaki silahlı unsurlar, dağa çıkanlar? Türk kamuoyunda tamam bir süre sonra Apo’nun görüşleri ya da Karayılan’ın görüşleri çok sık olmamakla birlikte yansımaya başladı. Burada ne oluyor, hissiyatı nedir, ne değildir, o insanların seviyesi nedir, Türkiye’yi nasıl tahlil ediyorlar? Bunları hala çok fazla bilmiyor. Mesela ben şu üç dört gündür gerillalarla yaptığım sohbetlerde bazı tahlilleri çok ilgiyle izledim ve çok gerçekten derin tahliller. Derin tahliller yapabildiklerini, analiz yapabildiklerini gördüm. Bu kadarına ihtimal vermiyordum. Ve çok düşündürücü geliyor bana.
O meseleyi biraz açar mısınız?
Üzerinde durduğum şu; neden dağa çıkıldığı, neden ele silah alındığı konusundaki tahliller bir yerde yerli yerine oturuyor, anlamak çok zor değil. Çünkü buraya, dağa gelen hemen herkes kendi hayatında yaşadığı acılardan yola çıkarak dağa geliyor. Dağa gelmiş, eline silah almış, diyor ki benim kimliğim inkar ediliyor, ana dilimi yasaklayıp okulda Türkçe konuş diyorlar. Bütün bunlar o sıkıntılar, yaşadıkları, çekilen acıları görenlerin dağa çıkması, bunların hepsi anlaşılabilir şeylerdir. Fakat ben esas şu ilgimi çekti; Türkiye’nin yakın tarihi üzerinde yapılan bazı tahliller, Osmanlı’ya giden ve ondan sonrasına ilişkin tahliller, bundan sonra neler olabilir, Türkiye nereye gidebilir tahlilleri. Bunların hepsini çok şey gördüm, etkileyici buldum, düşündürücü buldum. Yani bu düzeyi beklemiyordum doğrusunu isterseniz.
Tabi bu tür seyahatlerin öğretici tarafı da oluyor.
Bu seyahatteki amacım şuydu; çekilme sürecini işte Kandil’de Murat Karayılan’la konuşarak 23 Mart’ta izlemeye başladım. Sonra Güneydoğu’da on günlük tur yaptım. Orada da hem PKK’nin hem BDP’nin siyasal ve toplumsal tabanının nabzını tutmaya çalıştım. Sonra da dedim kendime, çekilme süreci başlıyor, bu sefer PKK’nin silahlı unsurlarıyla, gerillalarla oturayım, onların hissiyatı nedir? Bunları yansıtayım. Nedir hassasiyetleri, hangi konularda duyarlılıkları var? Bunu tespit etmek, anlayabilmek için geldim. Çünkü her şeyden önce barış olacaksa, elinde silah olanların, silahı bırakmasından geçiyor bu. Yani iki tarafı var. Bir burada PKK’nin silahlı unsurları, bir de öbür tarafta devletin alacağı tavır. Şimdi bu hissiyatı tespit etmeye başlayınca çok beni şaşırtan bir hissiyat olmadı. Yani şunu kastediyorum; dağ insanlar için eline silah alıp dağa çıkan insanlar için bir noktadan sonra bir hayat tarzı haline geliyor. Silahtan ve dağdan kopmak kolay bir şey değil.
Ödenmiş bedeller var, yaşanmışlıklar var…
Evet, Karayılan söylemişti, 23 Mart’ta dedi ki, yazılması kaydıyla, yazdım da, “ikna etmekte zorluk çekiyoruz”.
Evet, orta kademeyi…
Orta kademe savaşçılar. Neden? Aynı şeyi Bahoz Erdal da söyledi geçen gün yaptığım röportajda. Hatta ilginç bir şey söyledi, o da çıktı sanıyorum. ‘Hiç kimse ilk gruplara kalmak istemiyor, hep en sona kalmak istiyorlar’ dedi. Bu anlaşılır bir şey. İlk gruplar sohbet ederken bir kadın gerillaya sordum, içinde hiç burukluk var mı diye? Evet, hissediyorum dedi. Buradan şunu çıkarıyorsun; silahı bırakıp, silahı değil de, ateşkes yapıp çekiliyorsun. ‘Neden çıktım dağa’, ‘neden çekiliyorum’ sorusu herkesin kafasında var. Ama şu çok önemli. Biz çekiliyoruz, çünkü biz ateş kestik, çekiliyoruz.
‘Çünkü Önderliğimiz, Öcalan öyle istedi’ deniyor. Ve örgüt öyle istedi deniyor. Yani örgütün ve Önderliğin iradesinin bir ürünü olarak çekiliyoruz diyor. Bu anlaşılır bir şey. Sonra peki devlet ne yapsın, Ankara ne yapsın? Veya başbakan Erdoğan, Hükümet ne yapsın diye sorduğun vakit her yerde istisnasız aynı yanıtları aldım. Yani ister istemez M.Karayılan’ın söylediği ta geçen ay içinde Diyarbakır, Mardin, Viranşehir, Nusaybin’e kadar, oradan Cizre, Şırnak, oradan Hakkari, Van’a kadar bütün o güzergahta on gün boyunca oralarda da ne söylersin, arkasından burada da aynı şeyleri duyuyorum.
Görüşler çok mu yakın birbirine?
Aynı şey yani. Bütün bu insanların, elinde silah olsun olmasın BDP’li olsun, KCK’li olsun, neyse, bütün herkesin bir yol haritası var. Bu yol haritası da demokratikleşme, özgürleşme, Kürtlerin eşitliği, ondan sonra hukuk devleti, hukuk ve bu çerçevede anayasayı doğru bir yere oturtmak.
Daha somuta indirgediğiniz vakit Kürtçe, Kürt dilinde eğitim hakkı, ondan sonra işte seçim kanununu değiştirip yüzde on barajını yok etmek, siyasi partiler kanununu değiştirmek. Bu çok önemli. Hala siyasi partiler kanunu değiştirilmediği için Kürtçe propaganda yapmak hapislik bir ceza konusu.
Hatta cezalar da verildi o konuda… İşte anadil meselesi…
Kürtçe yani anadilde eğitim hakkını kazanamadığın sürece asimilasyon devam ediyor, Türkleştirme devam ediyor. Yani her ne kadar Başbakan Erdoğan inkar bitti, asimilasyon bitti diyorsa da Kürtçe eğitim hakkına sahip olmayan Kürtler için Türkleştirme, asimilasyon devam ediyor demektir. Başka türlüsünü düşünemezsiniz. Şimdi bütün bunlar böyle sıralanıyor.
Bir kısmına da cezalar verildi. Neden tutuklandılar?
Diyarbakır ve İstanbul’da henüz bir şey değil. Fakat haklı olarak Kürt aydınları, Kürt siyasetçileri diyorlar ki ya bir talimatla KCK’liler içeri alındı, şimdi bir talimatla bırakılıyor. Hukuk, hukuk devleti bunun neresinde? Şimdi bütün bunlar bir yerde devletin ev ödevleri deniyor, yol temizliği deniyor. Acaba konuşuldu mu, konuşulmadı mı? Ben bakıyorum, İmralı, Ankara, Kandil arasında böyle bir trafik var uzunca bir zamandır. O trafik boşuna yapılmıyor. Mutlaka bir yol haritaları üzerinde çalışılıyordur. O yol haritaları üzerinde mutabakat olmasa İmralı’da Öcalan da bu süreci başlatmak için düğmeye basmazdı diye düşünüyorum. Bu işin bir başka boyutu. Ama başa dönersek yani geçen pazartesi günü akşam vakti dağa doğru yürüyüşe geçerken birinci grupla buluşmak üzere biraz tırsmadım değil.
Neden ve ne hissettiniz?
Öyle tabii, heyecanlıydım. Heyecan şu, son derece hazırlıksız gelmişim, şakır şakır yağmur, hava soğuktu hatta Bahoz Erdal üzerimde bu vardı, (ince yağmurluğu gösteriyor) bununla mı çıkacaksınız dedi, hemen oradan bir gerilla parkesi buldu, su geçirmez, yağmur geçirmez, onu geçirdik üzerimize. Ondan sonra bir tane Şırnak bastonu tutuşturdu.
İşe yaradı değil mi?
Hakikaten o Şırnak bastonu üçüncü bacakmış. O olmasa mahvolmuştuk. Bir de Agir diye bir gerilla arkadaşı vardı. O da ben sendeledikçe koltuğuma giriyordu. Çok yardım etti. Bir tane de Umut uyku tulumu verdi, şemsiyemiz zaten var. Öyle yola çıkıyoruz. Fakat bir yandan hava kötü filan.
Geldik, bir yerde yürümeye başladık, git git bitmiyor. Sırılsıklam ter içinde kalmak falan değil. Bir de gece karanlığında her ne kadar gerilla kuralları o yürüyüş için çiğnendi biraz, el feneriyle Agir tutuyordu böyle yere fakat yine kayalıklar otlar sular çamur deryası o üç küsur saat çıktık bir yere, bayağı zorladı yani. Alıştığım bir şey değildi.
Tırstım dediniz...
Tırstım, yani, zorlanıyorsun, alışkın değilsin ki. Onun üzerine sonra da bir aşağı yukarı bir dört saatlik bir iniş yaptık, grupla buluştuktan sonra. Yani demek ki öyle bir hafta filan yapamazmışım. Sonuçta otuz yıllık bir savaştan söz ediyoruz, otuz yıldır insanlar dağda, gidiyorlar geliyorlar. Valla bir kere gazeteci olarak heyecan duydum.
Türkiye’de bir barış süreci diye ben bunu niteliyorum. Bu barış süreci işlemeye başladı. Bu barış sürecinin ateşkes aşamasıdır, ateşkesten önce Apo’nun yapmış olduğu Newroz çağrısı var 21 Mart’ta. Tabii tarihi bir dönüm noktasıdır. Bir tarafta şunu da teslime etmem gerekir.
Başbakan Erdoğan’ın siyasi cesareti bir taraftadır, öte taraftan Apo’nun karizmatik, efsanevi liderliği bir taraftadır. Bu iki tarafın varlığı bu süreç başladı. Yani bu iki iradedir. Bu iki iradeyle bunun bitmemesi gerekir. Aslında bu sürecin kurumsallaşması lazım. Neyse bunu bırakayım bir kenara. 21 Mart’ta böyle bir şey, Newroz çağrısı, arkasından 23 Mart’ta ben Kandil’deyken ateşkes yapıldı. Sonra çekilme kararı açıklandı. Bir gazeteci için klasik deyiştir ama öyledir, tarihe tanıklık etmek, oradaydım diyebilmek. Bir defa bu beni çok heyecanlandırdı. Çünkü ilk defa bu sürecin eğer inşallah barış sonuna kadar gidebilirse çok önemli bir dönüm noktasıydı, bu birinci grubun gelmesi. Bir defa onların gelişi çok önemli. Orada baktığım vakit bir karanlığın içinden tek tek çıkmaya başladılar.
İşte tam da o an çok önemli. Tarihe tanıklık. Dolayısıyla o ilk seste, o ilk uzatılan elde tarihi bir şey, onu biraz açabilir misin?
Aslında orada gördüğüm el bir kenara, çok insani boyutu var. Biraz bana tuhaf gelen bir boyutu da var. On gündür yürüyen, on beş gerilla karanlığın içinden tek tek çıkmaya başladılar zifiri karanlığın içinden. Geliyorlar, geliyorlar diye de bir telaş oldu. Biz orada dört beş kişiydik. Ondan sonra, o heyecanla kalktık baktık. Tabii insanlar üzerinden yorgunluk akıyor. Yani, karda, yağmurda, çamurda on gün yürümüşler. El sıkmaya başladık. Bir yandan da şeye, bizim Mehdi sağ olsun, ona bağırıyorum, Mehdi, Mehdi fotoğraf çek diye, bir yandan da ellerini sıkıyorum gerillaların. Adın ne, memleket neresi filan. Bir yandan da not alıyorum. Onu karanlıkta da görmüyoruz. Agir’a bağırıyorum, feneri tut diye. Yani bu abuk bir durumdu. Bu işin esprili bir yanı. Bunu çok ileride inşallah gülerek anlatabileceğim boyutları da var. Fakat öbür tarafta beni etkileyen şu; hep soruluyor ya, ne aldık, ne verdik? Bu klasik resmi söylem. Ne verdin? Kimden ne aldın filan. Bu çok bana kötü geliyor. Neden kötü geliyor? Her şeyi bir kenara, neredeyse dört aydır dağdan ölüm haberi gelmiyor. Her şeyi bir kenara bırakın bu başlı başına bir olay. İnsan hayatı değil mi? Otuz bin küsur insan ve bunların çok büyük bir çoğunluğu Kürtlerden oluşuyor, gerillalardan oluşuyor. Bütün o çekilen acılar, aileler, onunla da kalmıyor, üç bin beş yüz dört bin Kürt köyü boşaltılıyor, yakılıyor, o kadar insan kendi yurtlarında kendi ülkelerinden sürülüyor.
Gelen gerillalara birçok soru sordunuz. Neden böyle bir şey tercih ettin? Ne gördün, nasıl bir fotoğraf oluştu?
Valla fotoğraf her şeyden önce şu; yani ben dediğim gibi hissiyatı öğrenmek istiyorum. Nereden geliyorlar, kimdir, kaç yaşındadır, ondan sonra neyi öğrenmek istiyorum? Bir barış süreci var, barış umudu var mı o insanlarda? Silahtan kopmaya hazır mı o insanlar? Silahtan koparken bugüne kadar ödenen bedellerin karşılığında neyle yetinebilecek? Çok mu büyük taleplerle ortaya çıkacak? Yoksa acaba bu uzun bir süreç mi olacak? Uzun süreçten kastım şu; en hiçbir zaman bugünden yarına üç ayda, beş ayda, altı ayda bu işlerin biteceğine inanmıyorum. Böyle bir şey düşünmek çok yanlış. Nitekim Bahoz Erdal’ın çok önemli bir lafı var. Ne çok abartılı karamsar olmak, ne çok abartılı iyimser olmak. Bunu her iki taraf da bir zafer ya da yenilgi olarak görmemesi lazım diyor. Çok olgun laflar bunlar.
Türk medyasına eleştiriler haklı
Türkiye kamuoyu ne kadar doğru bilgileniyor?
Çok açık. Cuma günü öğlen saatlerinde kuzeyden gelen ikinci grupla Metina bölgesinde sohbet ettik. Bir erkek bir de kadın gerilla ayrı ayrı Türk aydınlarını, gazetecileri, medyayı eleştirdiler ve dediler ki; Türk aydınları Kürt halkının çektiği acılara yeterince duyarlılık göstermediler, o acıları yeterince yansıtmadılar, o acıların üzerine perde örttüler. Ondan sonra medya devlete ve psikolojik savaşa alet oldu, gerçekleri anlatmadı…
En son Roboskî mesela.
Faili meçhuller, ondan sonra; Roboskî de yansıdı. O bir mesleki açıdan da müthiş bir skandaldır. Çok büyük bir ayıptır. Sonra da bazı konularda o yaşandı. Yani gerillanın aydın ve medyaya, Türk medyasına dönük yönelttikleri eleştiriler haklıydı ve bu eleştiriler aynı zamanda şunu da gösteriyordu. Bizim bir takım şeyleri medya olarak, Türk aydınları olarak görmemiş olmamız, kayıtsız kalmamız, mesafeli kalmamız, cahil kalmamız Türk kamuoyunu da karanlıkta bıraktı.
Öğrenmek de zaman alıyor.
İnsanın hem aklına, hem kalbine kilit vuruluyor Türkiye’de. Şimdi yırtılıyor yani. Alternatif tarih kitaplarının yazılması birçok temel konuda zaman aldı. İşte Kürt meselesini de ben böyle dolaşarak, işte sen sordun ya neden soruyorsun insanlara ha bire hayat hikayelerini. Ben Felat Cemiloğlu’na 1982 yılında, 83 yılında Diyarbakır askeri cezaevinde bok yedirildiğini ilk defa öğrendiğim vakit dehşete kapıldım. Ve bunu anlattım. Benim kitabım 2003 yılında çıktı. Kürt meselesini ancak böyle anlamaya başladım, öğrenmeye başladım. PKK’nin Şemdinli ve Eruh baskınları 1984’te oldu. O zaman Cumhuriyet gazetesinin genel yayın yönetmeniydim. O zaman neler yazdım imzalı köşemde.
Nasıl yazmıştınız?
Devletin resmi görüşünün çerçevesine oturan yazılardı, ilk yazılar. Ama bir tek şey yaptım o zaman, bir foto muhabiri ve muhabiri yolladım Eruh-Şemdinli o taraflara ve köy baskınlarını fotoğrafladılar. Bir tam sayfa yaptık köy baskınlarını. Ertesi sabah sıkıyönetim komutanı Necip Torumtay paşa ikinci orduya çağırdı, ‘Buna devam edersen kapatırız gazeteyi’ dediler. Kestim yayını.
Hasan Cemal dağa geldi, süreci izledi, dönecek tabii ki. Peki, PKK bu sürece hazır mı?
PKK bu sürece hazır olmasa ateşkes ilan edip bu çekilme süreci için de düğmeye basıp bir hareketlenme yaratmazdı diye düşünüyorum. Ben ilk defa Kandil’e 2009 yılında geldim, Murat Karayılan’la konuştum. Ondan sonra 3 kere daha konuştum. 2009 yılında bile bir barış konusunda bir kararlılık, silahın miadını doldurduğu, kullanım süresinin bittiğine dair bir şey, izlenim edinmiştim. Sonradan öğreniyoruz ki devletle İmralı arasında ve Kandil arasında Oslo süreci 2008’de heyetler arasında başlamış… Ve 2008-2013, beş yıldır önemli bir mesafe alındı. Tekrar ediyorum. Eğer bir yol haritası üzerinde mutabakat olmasaydı Öcalan da silahlar değil artık fikirler yarışsın demezdi. Bunun üzerinde de durmak lazım.
Barışın altını doldurmak lazım
Yaptığınız uyarıcı bir tespit aynı zamanda.
Olgun laflar. Onun için ben de diyorum ki önemli olan silahlar sussun. Ben hep 2009’daki Murat Karayılan röportajından beri bir cümleyi belki bin kere yazdım. Önce parmaklar tetikten çekilsin, silahlar sussun. Gerçek bir ateşkes yapılsın. Ondan sonra oturup konuşalım. Ve kolayından zoruna doğru adım atmaya başlayalım. Hiçbir zaman en zoru en başa getirmeyelim. O arabayı atın önüne koymak olur. Ne ise en zor talep, yani şunu da unutmayın yani Türk kamuoyunda bir şey var, onu hoplatacak talebi en başa koyarsan yanlış olur. Bu hiçbir barış sürecinde böyle olmamış. Kuzey İrlanda barış sürecinde bir bakıyorsun anlaşma imzalanıyor, silahların gömülmesine kadar geçen süre yedi sekiz yıl.
Çok kolay bir şey değil, zor bir şey de.
Bu ince ve uzun bir yol. Orada ama’yla başladığın vakit yırtılmaya başlıyor o iş. Burada şunu öngörmek lazım. Kolayından zoruna doğru adım atmak ve bu arada insanların ölmemesini sağlamak. Ben hep şunu savundum. Kürt Özgürlük Hareketi, Kürt Siyasal Hareketi diyelim, silahların patlamadığı, sustuğu bir ortamda çok daha güçlenecektir. Siyasi tabanı genişleyecektir, çok daha fazla oy kazanacaktır. Bu nedir şimdi? Ben Hasan Cemal olarak diyorum ki bu barışın altını doldurmak lazım. Hukukla, özgürlüklerle, insan haklarıyla Kürtlerin eşitliğiyle, anadilde eğitim hakkıyla ne varsa bu barışın altını doldurmak lazım. Başka türlü gerçek barış olmaz, kalıcı barış olmaz. Bu noktadan itibaren barışın üzerinde titrememiz lazım. Barışın üzerine titremek soyut bir şey değil. Burada insanlar neden bu mücadeleyi veriyorlar? Ya bizim, biz hiç olmazsa acılar çektik, Kürtlüğümüz inkar edildi, dilimiz inkar edildi, diye verildi. Şimdi bu kapı aralanmış durumda önümüzde. O yüzden titizlenmemiz lazım. Bir de ne yapıp barış sürecini kurumsallaştırılması lazım. Kurumsallaşmadan kasıt şu, kişilere bağlı olmaması lazım. Demokrasi olmadan gerçek bir barış olmaz zaten. Bu, işin ABC’sidir. Bu iki süreç barış ve demokrasi birbirini destekleyen süreçlerdir. Birbirinin, barış ve demokrasi arasında böyle bir Çin Seddi yoktur.
ERDAL ER / BEHDİNAN