AKP iktidarı ile devlet kendisine “çeki düzen” verme arayışına girdi. Avrupa Birliği, “ileri demokrasi” gibi argümanlarla parçalanmış devlet yapısı “tek elde” toplandı. AKP bu süreci çıraklık, kalfalık ve iktidarlık dönemi olarak tanımladı. Çıraklık döneminde devletten öğrendi iktidar yeteneği ile kendi devletini inşa etti. 2007-2011 yılları arasındaki bu dönemde AKP devlete yerleşti. Ancak geçmişin “derin devleti”nin artıkları ile yeni devletin iktidar ortakları ile AKP kendi “ustalık” dönemini 2011 genel seçimlerinden sonra ilan etti. Ama AKP’nin ustalık döneminin “paralel ortaklığı” vardı. Bu paralel yapı cemaat olarak tanımlanıyordu. İktidarı paylaştığı ölçüde ortak hareket ediyorlardı. Özellikle Kürt sorununun çözümündeki askeri/güvenlikçi politikalarda stratejik ortaklık vardı.
Bunun tam anlamı anti-Kürt ittifakının Türk devletindeki yeni hal Erdoğan/Fethullah Gülen ortaklığıydı. Ama Erdoğan devletin klasik yanını kendi iktidarı ile sürdürmek isterken F.Gülen ise devleti kendi tekeline almaya çalışıyordu. F.Gülen özellikle anti-Kürt, anti-Alevi, anti-demokratik karakteri ile Türkçü devleti sürdürme yetisi ve stratejisinin kendisinde olduğunu savunuyordu. Erdoğan ise bunun AKP şemsiyesi altında kendi liderliğinde olduğunu savunuyordu. İşte AKP ve cemaat arasındaki asıl kıyamet tam bu noktada koptu.
AKP kendi gerilimini “çözüm süreci” diye tanımladığı süreçte Kürtlere dayanarak kendi iktidarını sürdürmek istiyor. Fethullah Gülen ise AKP’nin bu yüzeysel politikalarına dahi tahammül etmiyordu. Çünkü eğer Kürt sorunu asgari demokratik zeminde çözüm bulursa bu cemaatin bütün kirli sırlarını ve hedeflerini deşifre edecekti. Çünkü F.Gülen cemaati Kürdistan’da hücre hücre örgütlenmiş, Türk devletinin bekası için Kürtleri asimile etmenin ince yöntemini bulmuştu. Öğrenci yurtları, dershaneler, özel okullar, Kuran kursları, yardım dernekleri ve gizli örgütlenmelerle kendi sömürgeci şebekesini kurmuştu. Polis ve yargı alanında örgütlenen cemaat istediğini tutuklatıp, istediğini ise gözaltına aldırıyordu. Ama Kürt direnişi hem AKP’nin hem de Cemaatin bu ortaklığını deşifre etti. AKP, kendince askeri güvenlik politikalarından sonuç alamayacağını anladığını itiraf etti. Cemaat ise Kürt meselesini askeri ve güvenlik politikaları ile bitirebileceğini savunuyor.
Bunun için Mardin hattından Hakkari, Gever’e kadar kendi şebekesini kurmuş durumda. Polis ve din kurumlarını kullanarak devleti orada egemen kılmak istiyor. Bingöl, Dersim, Amed, Wan hattında da ise daha ideolojik olarak örgütleniyor. Bazı yerlerde Alevi-Sünni, bazı bölgelerde Zaza/Kurmanç ayırımları üzerinden provokatif ajan faaliyetlerini yürütüyor. AKP iktidarı klasik Kürt politikasında cemaat ile uzlaşıyor. Ancak AKP’nin kendi iktidarını zorlayacak noktalarda ise cemaat ile çelişiyor. Hatta kavgaya giriyor. Ama biz biliyoruz ki AKP’nin Gever’deki son polis terörüne ilişkin tutumu cemaat ile yine benzerdir. Çünkü AKP, sivilleri katleden polise bir şey demiyor, polis terörüne karşı tepkisini gösteren halkı ise provokasyona gelmekle suçluyor. İşte bu tutumun kendisi sorunun çözümüne gösterilen samimiyetsizliğin kendisidir.
Eğer provokasyon varsa ve bunu cemaatin polisi yapmışsa önce infazı gerçekleştiren polisler açığa alınmalı, soruşturma açılmalı. Açık açık da “biz AKP hükümeti çözüm istiyoruz Fethullah Gülen cemaati ise bozmak istiyor dersin” ve kendi samimiyetini gösterirsin. Gerisi boştur. AKP’nin baştan beri bu tutumsuzluğu, sürecin gelişmemesi önündeki en büyük engeldir. Yani süreç Erdoğan’ın danışmanlarının okuduğu gibi değildir.
Kürtler AKP’nin yedek lastiği de değildir. Süreci bozmak isteyen kim sorusuna da şu yanıt verilebilir: Süreci AKP’nin tutumsuzluğu, ciddiyetsizliği bozmak istiyor. Süreci Fethullah Gülen cemaatinin anti-Kürt zihniyeti sonlandırmak istiyor. Süreci AKP ve Cemaatin ortaklaşmış sömürgeci söylemleri bozmak istiyor. İşte bu tutumlara karşı herkesin uyanık olması şart.
Gever’deki paralel devlet ve AKP
Bir dönem siyasette ve hak ihlallerinde “rutin dışına” çıkıldığında hemen “dış güçler” adres gösterilirdi. Soğuk savaş dönemindeki siyasetin Türkiye’ye yansıma biçimiydi bu. İçerdeki bütün gelişmelerin nedeni farklı ifade edilirdi. 1990’lı yıllara gelindiğinde ise Kürdistan’daki savaş gerçeği karşısında Türk devleti, “rutin dışına” çıkmayı derin devlet ile açıkladı. Yüzeyde olan ile derin devlet 1990’lı yıllarda Kürtlere karşı ortaklaşmış hatta aynılaşmıştı. Bu ortaklaşmanın en açık örneklerinden biri Süleyman Demirel; diğeri ise Tansu Çiller’di. Demirel ve Çiller’in yönettiği Türkiye’de devletin derini ile görüneni aynıydı. Ancak 2000’li yıllarla birlikte Türk siyaseti kabuk değiştirince devletin görüneni de derini de iyice çürümüştü. Kokusu ise iyice yayılmıştı.