Yolsuzluk, rüşvet ve bu işlerin hükümeti içine alan boyutu gerçek mi? Gerçek! Nesi tartışılıyor? Operasyonun zamanlaması manidar mı, değil mi? Suriye’ye TIRlarla silah sevkiyatı yapılıyor mu? Evet! Nesi tartışılıyor? Zamanlaması manidar mı, değil mi? Yargı, emniyet hallaç pamuğu mu edilmiş? Evet! Nesi tartışılıyor? Paralel devlet çetesinin üyeleri mi, değil mi?..

Oysa Hükümet almış kılıcı eline, ‘yolsuzluksa da, kanunsuzluksa da ben yaptım, yapıyorum’ diye savuruyor. Kılıcın önüne çıkanın, kellesi gidiyor o saniye. Bu toz duman arasında Erdoğan, uzun zamandan beri kurduğu tek güç olma hayalini gerçekleştiriyor; devlet yönetimine yeni bir dizayn yapıyor aslında. Yargıyı tamamen kendi siyasi vesayetine bağlıyor. Emniyeti, orduyu, tüm devlet kurumlarını terbiye ediyor, kendisine bağlılık yeminine zorluyor. Bunu sağlamak için yasalar, yönetmelikler çıkartıyor. Balyoz ve Ergenekon davalarının yeniden görülmesi, askerlerin soruşturma izninin başbakana bağlanması, OYAK benzeri ordu sermayesine sağlanan imtiyazlarla orduya itibarından sonra ayrıcalıklarını da iade ediyor.
Tüm bunlar olurken kavganın tarafı cemaat, alttan ne yapıyor bilinmez ama üstten beddualara sığınıyor. Ya muhalefet? Muhalefetten çıkan cılız ses de bir şeyler söylüyor elbette. Mesela; HSYK da öngörülen değişiklikle yargı tamamen AKP’lileştirilirken diyor ki; "bu değişiklik anayasaya aykırı”.
Düşünüyor, soruyorsunuz; hatta cevaplıyorsunuz mecburen. Hangi anayasaya aykırı? Var olan anayasaya, yani tümden değişmesi bir zorunluluk olan darbe anayasasına. Peki, referansımızın darbe anayasası olması garip değil mi sizce de?
Muhalefet diyor ki; hükümetin bu iç kavgası, çözüm sürecine zarar verebilir. Çözüm süreci tehlikeye girebilir? Düşünüyorum, bu kavgadan evveli ve sonrası ayrımı yapılabilir mi çözüm sürecine dair. Ben bir şey bulamıyorum. Ya siz?
Bu cılız çıkışları siyasetin mecburiyetlerinden sayarsanız, görünen tablo şu. Muhalefet, çatışma AKP ile cemaat arasında diye izleyici koltuğundan seyrediyor ve bekliyor. Kavga bitecek, sonuçları ortaya çıkacak, o da bu sonuca göre tutum alacak.
Peki, kazın ayağı bu mu gerçekten? Çatışan taraflar sadece birbirlerine mi zarar veriyorlar? Değişen yasalar, devlet kurumlarının yeni dizaynı, AKP’nin tek güç olması, orduya iade edilen itibarı ve imtiyazları, hukuk ve yasa tanımazlıkta varılan aymazlık… Bunlar tam da halkın sırtındaki yeni kamburların, zulüm düzeninin göstergeleri değil mi? Tam da, halkın beklediği eşitliğin, özgürlüğün, barışın, demokrasinin kaf dağının ardına ötelenmesi çabası değil mi? Her halükarda, gelen bir dikta rejimi değil mi?
Demem o ki; AKP ve Cemaat arasındaki kemik kavgasına karışmayalım ama kurulmaya çalışılan bu dikta rejimine de geçit vermeyelim. Ve yapılması gerekeni görmek içinse Rojava’ya bakmak yeter. Hiçbir güce bel bağlamadan kendi yolunda yürümek, halkların bir arada özgür ve barış içinde yaşayabilecekleri bir modeli hayata geçirmek, inisiyatif almak ve başarmak…
Rojava bir model. Bu coğrafyaya uygun model için neler yapılabilir bunu belirlemek ve yürümek gerek. Gezi ruhunu aştığını düşündüğümden, bu yola Rojava ruhuyla çıkılmalı bence. Filler tepinirken çimenler misali ezilmek istemiyorsak tabii ki.