Sırrı Süreyya “Gezi direnişinin” ilk gününden bu yana, bu “öngörüyü” doğruladı. Dozerlerin önüne dikildi, ağaç katliamını durdurdu, sonra sivil halkla birlikte polis şiddetine karşı koydu ve polisin hedef gözeterek attığı “gaz bombası” ile yaralandı; yaralanınca “hava değişimine” çıkmak yerine, yarasını sarıp havası zehirlenen “cepheye” yeniden döndü.
“Canım, bunda ne var, bu kadarını herkes yapar” diyebilirsiniz. Doğrudur. Herkes yapar, ben de zaten herkesin “yapacağı”nı Sırrı Süreyya’nın yaptığını söylüyorum. O, bunları yaptığı için, “Gezi” ile “Amed” arasına kurulacak köprüyü, daha kurulmadan havaya uçurmaya kalkışanlara hak ettiği yanıtı verme “hakkını” elde etti. “Gezi” direnişini “çözüm karşıtı” bir kanala akıtmayı BDP ve Kürt Özgürlük Hareketi adına Sırrı Süreyya Önder’in, “herkes tarafından yapılabilecek” eylemi önledi. Şöyle dedi:
“Direnişi biz başlattık. CHP ambulans arkasında giden fırsatçı taksi gibi konmak istedi. Yemezler gözüm...” “Biz başlattık” derken, Sırrı Süreyya’nın “Gezi parkındaki herkesten” söz ettiğini bilmeliyiz.
Elbette BDP’li vekilin bu eyleminin arkasında BDP’nin, HDK’nin, “Gezi” “bileşimindeki” karmaşık yapıya aldırmadan bu eyleme sahip çıkan kararlı tutumu var. Hem BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, hem de HDK Yürütme Kurulu yaptıkları “destek” açıklamalarıyla, “Gezi direnişini” çözüm karşıtı bir kanala akıtmayı önleyen biricik tutumu takındılar.
“Gezi direnişi”, şu ya da bu “örgütün” eylemi değil. Ama eylemde “herkes” var. Merkezinde “çevreci-yeşilci, cinsiyet özgürlükçü, eşitlikçi” insanlar, yani “demokratik modernite”nin özneleri yer alıyor. Ama onların arasında “Mustafa Kemal’in askerleri” de, “ulusalcı solcular” da, “gezi direnişini” AKP’ye değil de, AKP’nin şu anda “yürütüyor” göründüğü çözüm sürecine karşı saptırmak isteyen provokatörler, gizli servis elemanları da, “darbe hayalcileri” de var.
Ama bu “resim” kimseyi şaşırtmasın. “Gezi direnişi” elbette bir “ayaklanma” değildi, ama, herhangi bir örgütün işi de değildi. Böyle spontan patlamalar, içindeki tüm “örgütlü” azınlıklara rağmen, o “örgütlerin” iradesi dışında bir “sosyolojik olgu” olarak görülmeli. Bütün devrimlerin ve isyanların tarihi, bize bu gerçeği öğretir. En bilinen örnek 1905 Rus ihtilalidir. Petrograd’da ve Moskova’da 1905 yılında “barikatlar” yükseldiği zaman, o barıkatların arkasında yalnız işçiler ve ihtilalciler yoktu; “Japon casusları, çapulcular, yağmacılar, deklase unsurlar” da vardı. Lenin ve arkadaşları hiç tereddüt göstermeden bu devrimin öncülüğünü yaptılar.
Bir zamanlar çok “sık” konuşulan şu “Türkiyelileşme” süreci, aslında tüm demokratik muhalefetle buluşma ve birleşme süreci, işte böyle, eylemde takınılacak tutumlarla yürüyecek. Şimdi bu süreç başlamış gibi görünüyor. Amed’de “Kürdistani gündem”in içinde “Türkiye gündemini”, Metropollerde ise “Türkiye gündemi içinde” “Kürdistani gündemi” birleştirmek giderek mümkün olacak.
Öcalan’ın önerdiği “dört konferans”ın “pratik önemi” şimdi sanırım daha iyi anlaşılıyor: Ankara Konferansı demek, Türkiye ile Kürdistan arasında (etnik ve mezhebi barış adına) “Pir Sultan-Said-i Kürdi köprüsünün” “Gezi ayağını” inşa etmek demek; diğer ayağın inşası, Amed Konferansı ile olacak. Sonra sıra Avrupa kıtasıyla Ortadoğu’nun “kalbi Kürdistan’ı” birleştiren köprüye gelecek. Bu köprünün ayakları da Avrupa Konferansı ile Hewlêr Konferansında kurulmaya başlanacak… Kürt Özgürlük Hareketinin, binbir eğilimli “Gezi direnişine” destek vermesi aynı zamanda “demokratik ulus” paradigmasının pratik uygulaması. Öcalan’ın sözünü ettiği “Türk-Kürt ittifakı“ bundan başka bir şey değil zaten… Sorun şu: Türk tarafı buna hazır mı?
Şimdi BDP’li vekillerle birlikte direnen “Gezi Parkı direnişinin” katılımcıları, 30 yıl boyunca direnen Kürt halkının mücadelesi karşısındaki tutumlarını vicdanlarında tartmaya, kendi tutumlarıyla yüzleşmeye ve “Gezi parkındaki” “yeşil ağaç gövdelerinin” dozerlerle kanatılmasına duydukları derin öfkeyi, Kürdistan dağlarında yüzbinlerce “meşe ağacının” kömürleşmiş gövdelerinde boy veren yeşil “fışkınlara” karşı “sevgiyle” birleştirmeye hazırlanmalı…
‘Gezi’de kanayan çınar Zap’ta kömürden meşe
Öcalan geçen seçimlerde “Türk” kökenli “sol” adayların meclise gönderilmesini istediği zaman ve sonra, İmralı’ya giden BDP heyetiyle konuşurken, Sırrı Süreyya’ya “sana ihtiyacımız var” dediğinde, sanki “bugünleri” düşünmüştü.