Kürt haklarına bir yaklaşım, “Kürt milliyeti“nin de, “Türk milliyeti“ (ve ötekiler) gibi, kendi devletini kurma hakkına sahip olduğu noktasından hareket ediyor, milliyetlerin gerçek eşitliği için onun statüsünde de “ilerleme” sağlanmasını savunuyor. Türk milliyeti, kendi ulusal devletiyle en ileri noktadadır. Bu durumda, Kürt milliyeti de bu yolda yürümeli ve onun bu noktaya kadar ilerleme hakkı kabul edilmelidir.

Buna karşı, ilkesel ve felsefi-teorik itirazlarla, ulus-devlet dışı seçenekler önerenler de var. Sovyetler Birliği, en azından tasavvurda, böyle bir modeldi. FKÖ’nün, bir zamanlar, Müslümanların, Yahudilerin ve Hıristiyanların birlikte yaşamalarını öngören Demokratik Filistin projesi de. “Kıbrıslılık” kavramı ya da eski Yugoslavya da akla gelen örneklerden...
Bugünkü durumun seyrine bu açılardan bakabiliriz.
Gidişat, benim okuyabildiğim kadarıyla, “ilerleme modeli“ yerine bir “gerileme-çekilme modeli“ öngörüyor; en ileri noktada değil de, mümkün olan en geride buluşarak eşitliği aramayı öneriyor.
Gidişat gerçekten bu yöndeyse, bu yeni nesnel gerçekliğin dinamiklerinin, aklının, işleyişinin tanımlanıp tartışılması iyidir.
Geriden, hatta sıfırdan başlayan “Kürt milliyeti“nin özyönetim doğrultusunda “ilerlemesi”nin yanına, eşzamanlı olarak, en ileri uçta olan “Türk milliyeti“nin “çekilmesini-geriletilmesi”ni koymak, ikisinin “geriler”de bir noktada buluşmasını sağlamak ve barışçıl ortamı burada oluşturmak düşüncesi, gidişatın-modelin belirgin özelliği.
Modelin mantığına göre, Kürtler, bir özyönetim imkanına doğru ilerlerken, Türk milliyetinin de yapının bütününe ve özellikle de Devlet’e tam hakimiyet noktasından geri çekilmesi, siyasetin temelini oluşturacaktır. Devlet, tabir yerindeyse “milli bakımdan laik“ bir karakter kazanmaya başlarsa, Türk milliyetinin bütüncül sahipliğinden-hakimiyetinden arındırılıp tüm milliyetlere görece eşit uzaklıktaki bir noktaya taşınabilirse, “Çözüm“ de gerçekleşmiş olacaktır.
Ernest Gellner, milliyetçiliğin ve onun ulus-devlet projesinin, politik birimle (devlet) ulusal birimin (hakim millet) uyumuna dayandığını belirtiyor klasikleşmiş tanımında. İşte şimdi ortaya çıkan gidişatın modelinde, bu “çakışma”nın sorgulanması politik mücadelenin odağına yerleşecek.
Bir başka ifadeyle, Kürtlerin “statüsüzlüğü”, Türklerin de tekçi hakim “statüsü” tartışmaya açılacak, değişime uğratılacak. Biri “en geri”den ilerleyecek, öteki en “ileri’den geriye çekilecek...
Modelin bütün Kürtler için anlamlı yanı ise şöyle özetleniyor: Kısa vadede gidişat, “ilerleme modeli”nin karşısında olsa ve öteki yaklaşımlara daha elverişli zemin oluşturuyor gibi görünse de, Kürt mücadelesi başarıya ulaştıkça, birinci görüş için de elverişli koşullar ortaya çıkabilecektir. Dolayısıyla, silahsız siyaset tüm Kürtler bakımından yol açıcıdır...
Ben bir tavır belirtmedim; sürecin/modelin mantığını çözmeye çalıştım sadece.
Bir nokta kesin: Kürtler arasında “çözüm”e ilişkin farklılıklar hep olacaktır.
Şimdi sormamız gereken şey başka...
Bu gidişat sakat mıdır, çelişkilerle malul müdür, oyun içinde oyun mudur ve en önemlisi Türkler bu noktalara çekilebilir mi? Silahsızlandırılmış Kürtlerin bu sorunları çözmeye gücü yeter mi yoksa bu yolda boş fantazilerle tasfiye-çürüme dinamikleri onları yutar mı? Modelin öngördüğü çözüm çağın ve halkların gerçekliğine daha mı uygundur yoksa bunun tam tersi mi doğrudur? Gidişatı durdurmaya mı çalışmalı yoksa nesnel koşullar gereği bu çerçeve içinde mücadeleyi yükseltmek ve tartışmayı özgürce örgütlenmiş farklı talepleri de içerecek biçimde genişletmeye çalışmak mı daha doğrudur?..
Evet, bu hamur daha çok su kaldırır...
Bize düşense, her halde mazlum Kürdün yanında saf tutmak olmalıdır...