DR. NEŞE KOÇAK*
Bir yandan unutmak istediğimiz diğer yandan kendimizi koruyabilmemiz için hep akılda tutmamız gereken bir salgınla karşı karşıyayız aylardır.
Nedir, nasıl bulaşır sorularından tutalım da tedavisi, aşı çalışmalarına kadar neredeyse her konuda onlarca bilginin ortaya atıldığı; hangisinin doğru olduğunu bilmenin de gittikçe zorlaştığı ilk zamanlarını hep birlikte yaşadık salgının.
Sonuçlanmış çalışmalar olmadığı için de her iddia gerçekmiş gibi yer buldu. Kafalar karıştı. Kafalar karıştıkça insanlarda söylenenlere karşı güven duygusu azaldı. Yer yer “fazlasıyla hafife alan, gevşetici” haber ve vurgular yer yer “korkunç senaryolar” okuduk.
Bunların yanı sıra Avrupa ülkelerinin aşama aşama tedbirleri gevşeteceğini açıklamasının ardından ise insanların bir kısmı daha endişeli bir halde yaşamlarına devam ederken bir kısmı da alınan ülke kararlarından dahi daha hızlı önlemleri hayatından çıkardı.
Tedbirlerin gevşetilmesi ile birlikte virüsün yayılarak enfeksiyon yayılma hızının kritik seviyelere gelmesinden endişe edilse de İsviçre’de “şimdiye kadar” korkulan olmadı. Kapanma kararının alındığı 14 Mart’ta İsviçre geneli vaka sayısı 234 artarak 1359 olmuş, 15 Mart’ta ise 841 artarak 2200’e yükselmişti. 7 Haziran’da yapılan açıklamaya göre ise son 24 saatte hastalığa yakalananların sayısı 9 artarak toplam 30 965’e yükseldi. Hayatını kaybedenlerin sayısı ise 2 gündür değişmeyerek 1921’de kaldı. (10 Haziran itibarıyla)
6 Haziran’dan itibaren 300 kişiye kadar olan organizasyonlara ve 30 kişiye kadar spontane bir araya gelmelere izin verildi. Bu son açılma adımı ile de elbette yine en az iki haftalık bir takip ve izleme sürecine girilmesi ve sayıların hassasiyetle takip edilmesi çok önemli. Her ne kadar şimdiye kadar korkulan olmadıysa da bu her an pandeminin alevlenmeyeceği anlamına asla gelmiyor. Fakat tüm bunlara rağmen gönüllülük esası ile tedbir almak pandemi de yeterli mi?
Neredeyse tüm dünyada risk grubunda olmayan insanların özellikle de gençlerin; risk grubunda olan insanların endişelerine kayıtsızlığını ezici biçimde yaşadık.
Ek hastalığı olduğu için risk altında olan babanın, semptomsuz Covid-19 pozitif olan oğluna bir kaç gün daha karantinada kalması için döktüğü dil, bu kayıtsızlığın sert örneklerinden biri sayılabilir.
Diğer yandan işverenlerin işçilere uyguladığı baskıyı da değerlendirecek olursak; devletlerin insan sağlığını “gönüllülük” üzerinden koruyabileceklerini düşünmeleri bir çeşit illüzyondan fazlası olabilir mi?
Günlük yaşamın içinden değerlendirecek olursak, gıda mağazalarında, içerideki kişi sayısını sabitlemek amacıyla mağaza girişine bırakılan “müşteri kartları”nın müşterilerce kullanılmaması sayı kontrolünü zorlaştırırken elbette enfeksiyonun yayılma riskini de arttırıyor.
Mesafeyi korumak üzerine yapılan uyarılara rağmen alışveriş merkezlerinde veya işe gitmek için mecburen kullanılan toplu taşıma araçlarında bu ne kadar mümkün?
Yine toplu taşıma araçlarında maske kullanımının öneren sesli uyarılara rağmen, maske kullanımı yok denecek kadar az. Oysa artık hepimiz, karşılıklı olarak maske takmanın “daha koruyucu” olduğunu biliyoruz. Asemptomatik taşıyıcıların virüsü yaymamak için alabileceği önlemin bu olduğunu da. Maskenin yanlış kullanımının virüsten korunmak yerine bulaşın artmasına neden olacağını da, unutmadan elbette.
Dünya Sağlık Örgütü dahi pandemi ile mücadelede ancak aylar geçtikten sonra karşılıklı maske kullanımını önerebildi ne yazık ki.
Yine devletlerin de “mutlak” uygulanması gerektiğini belirteceği her adımda, bu talepten doğacak zararları karşılaması da gerekir. Bu nedenle de insiyatifi insanlara bırakarak ve duyarlılık çağrısı yaparak hareket etmek; birçok devletin politikasına da uygun. Başından beri söylenilen; kişilerin sağlık tedbirlerini ciddiyetle almasının önemi burada daha da netleşiyor. Korunmak pandemi ile mücadelede adımlardan biri. Bir diğer önemli adım ise elbette tedavi.
Türkiye’de Covid-19 şüphesi ile test sonucu gelene kadar takip edilmek üzere eve gönderilen hastalara da verilen sıtma ilacı olarak bilinen “hidroksiklorokin”; tedavide anlamlı bir fark yaratmadığına dair çalışma sonuçlarının yayınlanması ile tartışma konusu olmuştu. Dünya Sağlık Örgütü Haziran ayına kadar bu ilacın yapılan çalışmaları durdurmuştu. DSÖ, Haziranın ilk haftasında durdurduğu çalışmalara yeniden başlama kararı aldı. Bu ilacın güvenli ve etkili olduğunu göstermiyor sadece ilaç üzerinde hâlâ kesin bir bilgiye sahip olmadığımızı gösteriyor elbette.
İlaçlar üzerindeki çalışmalar sürerken antikor tedavileri de umut olmaya devam ediyor. Konvelesan (iyileşmiş) plazma tedavisi araştırılan olasılıklardan biri. Hastalığı geçirip iyileşen kişinin antikorları ile hasta kişiyi tedavi etmeye çalışılan bu yöntemin daha geliştirilmiş olarak deneneni ise hiperimmün globulin tedavisi. Bu tedavide ise birden fazla hastadan alınan plazmalar toplanıp antikorları tedavi için kullanılıyor. Çeşitli insanlardan antikorların toplanması ile uygulanan bu tedavinin “iyileşmiş plazma tedavisinden” daha etkili olup olmadığı araştırılıyor.
Bunun yanı sıra tartışılan bir diğer tedavi yöntemi ise “monoklonal antikor”. Diğerlerinin aksine hastalığı geçirmiş kişilerden alınmayıp laboratuvar ortamında üretilen bu antikorlar virüse bağlanıp virüsün etkili olmasını önleyerek iyileşmeyi hedefliyor.
Çeşitli aşı araştırmaları birçok ülkede hız kesmeden devam ediyorken kısa sürede güvenle kullanıma sunulacak bir aşının varlığından ne yazık ki henüz bahsedemiyoruz.
Duymaktan ne kadar sıkıldıysak da çalışmaları devam eden tüm bu yöntemler sonuçlanana kadar güncelliğini koruyan en önemli korunma yöntemleri hâlâ fiziksel mesafeye dikkat ederek hareket etmek ve maske kullanmak.
* KCDK-E Sağlık Komitesi üyesi