• Ortadoğu, bir gerçeği hep hatırlatıyor: Silahlar susabilir, rejimler değişebilir, örgütler dağılabilir ama adalet, hukuk ve kapsayıcı siyasal düzen kurulmadıkça hiçbir zafer kalıcı değildir.

DEVRİM GEWDA

Ortadoğu'nun yakın tarihine bakanlar için Esad'ın iktidardan düşmesi, 40 yılı aşkın süredir devam eden büyük jeopolitik satrancın yeni perdesidir.

Afganistan'da Sovyetler Birliği'ne karşı yürütülen savaş sırasında oluşturulan uluslararası cihat ağı, o dönemin askeri dengelerini değiştirmeyi aşarak, sonraki on yılların güvenlik mimarisini de derinden etkiledi. Abdullah Azzam'ın ideolojik çerçevesini çizdiği, Usame bin Ladin'in mali ve lojistik destek sağladığı yapı, zamanla El-Kaide'ye dönüştü. 11 Eylül saldırıları ise bu hikâyeyi küresel bir güvenlik krizine çevirdi. Ardından Irak işgal edildi. Devlet çöktü, mezhep çatışmaları derinleşti ve otorite boşluğu yeni örgütlerin ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Bu ortamda Irak El-Kaidesi doğdu; daha sonra ise Ebu Bekir el-Bağdadi liderliğinde DAİŞ sahneye çıktı. DAİŞ'in yükselişi, aynı zamanda El-Kaide içindeki en büyük ayrışmayı da beraberinde getirdi. Colani ile Bağdadi arasındaki kopuş, yalnızca bir liderlik kavgası değildi; örgütlerin izleyeceği yol haritasına ilişkin farklı stratejilerin de sonucuydu.

Bugün dönüp baktığımızda dikkatimizi çeken nokta şudur: Ortadoğu'da isimler değişiyor, bayraklar değişiyor, örgütler isim değiştiriyor fakat bölgesel güç mücadelesi hiç değişmiyor. Muhammed el-Colani bunun en çarpıcı örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Bir dönem El-Kaide çizgisinde yer alan, ardından Nusra Cephesi'ni yöneten Colani, daha sonra HTŞ ile farklı bir siyasi kimlik inşa etmeye çalıştı. Takım elbise giydi, uluslararası medyaya röportajlar verdi ve Suriye'nin geleceğine ilişkin daha pragmatik mesajlar seslendirmeye başladı. Kimileri bunu, gerçek bir dönüşüm olarak görüyor, kimileri ise uluslararası meşruiyet kazanmayı amaçlayan stratejik bir değişim olarak değerlendiriyor. Hangisinin doğru olduğuna ise zaman karar verecek.

Tek oyun kurucu yok

Suriye savaşının belki de en önemli gerçeği, hiçbir aktörün tek başına oyunun kurucusu olmadığıdır. ABD'nin, Rusya'nın, Türkiye'nin, İran'ın, İsrail'in ve Körfez ülkelerinin farklı güvenlik öncelikleri aynı coğrafyada kesişti. Dün birbirine yakın duran aktörler, bugün karşı karşıya gelebildi; dün düşman görülen yapılar, farklı koşullarda dolaylı temasların konusu oldu. Ortadoğu, siyah ile beyazın değil, gri alanların coğrafyasıdır.

Bir başka gerçek ise DAİŞ'e karşı verilen savaşın ağır bedelidir. Kobanê'den Reqa'ya, Dêrazor'dan Musul'a kadar uzanan çatışmalarda binlerce insan yaşamını yitirdi, milyonlarca kişi yerinden edildi. DAİŞ'in ilan ettiği sözde hilafet sona erdi ama onu mümkün kılan siyasi ve toplumsal koşulların tamamının ortadan kalktığını söylemek hâlâ güçtür. Bugün Esad sonrası Suriye konuşuluyor fakat asıl soru şudur: Yeni Suriye, gerçekten yeni mi olacak yoksa yalnızca aktörlerin değiştiği, fakat güç mücadelelerinin devam ettiği başka bir döneme mi giriyoruz?

Nedenleri cesaretle tartışmak

Tarih bize önemli bir ders veriyor. Afganistan'dan Irak'a, Irak'tan Suriye'ye uzanan çizgide silahlı örgütler doğdu, büyüdü, parçalandı ve yerlerini yeni yapılara bıraktı. Savaşların ürettiği siyasi boşluklar doldurulmadıkça benzer yapıların farklı isimlerle yeniden ortaya çıkması şaşırtıcı olmayacaktır. Belki de bugün yapılması gereken, yalnızca sahadaki askeri gelişmelere odaklanmak değil, bu coğrafyada radikalleşmeyi besleyen siyasal, ekonomik ve toplumsal nedenleri de cesaretle tartışmaktır. Ortadoğu'nun tarihi bize bir gerçeği tekrar tekrar hatırlatıyor: Silahlar susabilir, rejimler değişebilir, örgütler dağılabilir ama adalet, hukuk ve kapsayıcı bir siyasal düzen kurulmadıkça hiçbir zafer kalıcı değildir.

Suriye'de perde kapanmadı. Belki de asıl oyun şimdi başlıyor.