- Ahmet Telli'nin şiiri, sokağın nabzı, adalet arayışının dili, kimsesizlerin sığınağı ve her şeye rağmen insan kalabilme inadının, en zarif ve en hüzünlü biçimiydi.
DURSUN KAZAN
Bir şair dünyadan çekildiğinde, ardında bıraktığı boşluk yalnızca bir yokluktan ibaret değildir; kelimelerin içe doğru çöküşü, sesin kendi yatağına küskün akışıdır. Bazı şairler, yalnızca şiir yazmaz, bir dilin nabzını tutar, bir çağın vicdanını omuzlar. Onlar gittiğinde eksilen yalnızca bir ömür değil, kelimelerin dünyayı kavrama biçimidir. Bugün şiir, göğsünde taşıdığı en rüzgârlı, en ödünsüz ve en sevdalı nehirlerden birini kaybetti... Ahmet Telli’nin gidişiyle yazı öksüz, imgeler sığınaksız kaldı. Cümlelerin sonundaki noktalar ağırlaştı. Durup soluklandığımız o hüzünlü virgüller, şimdi alabildiğine yaralı.
Ahmet Telli, hüznü bir köşede büyütülen sessiz bir çaresizlik olarak görmedi hiçbir zaman. Onu aldı, sabırla biledi, vicdanın keskin ağzına dönüştürdü. İsyanı öfkeyle değil, insanı incitmeyen ama hakikati asla esirgemeyen bir dille kurdu.
Aşka ve kavgaya aynı lirik nefesle dokunabilen ender şairlerdendi.
Gitmelerin ve kalmaların o amansız coğrafyasında kalbini bir mülteci gibi değil, bir ihtilalci gibi taşıdı. Onun şiirinde umut, teslimiyetin değil, direnişin diğer adıdır.
Dövüşen Anlatsın diyordu bir zamanlar... Suskunluğun kirli tarihine karşı kelimelerden sarsılmaz barikatlar kuruyordu. Her dizesi, unutturulmak istenenlerin hafızası, susturulmak istenenlerin sesi, yalnız bırakılanların omzuydu. Bugün ise yokluğunu en çok, geride bıraktığı o derin, uğultulu ve sızılı boşluk anlatıyor.
“Söylenmemiş bir şarkının burukluğu kaldı mıdır sende?
Kalmıştır, o burukluk sendedir şimdi…”
Onun şiiri yalnızca estetik bir uğraş değil, sokağın nabzı, adalet arayışının dili, kimsesizlerin sığınağı ve her şeye rağmen insan kalabilme inadının en zarif ve en hüzünlü biçimiydi. Bu yüzden bugün şiir ağır yaralı. Acıyla yoğrulmuş, sabırla kurulmuş ve ömrün içinden süzülerek menziline ulaşmış o kelimeler, belki uzun süre kendine gelemeyecek, çünkü bazı sesler sustuğunda yalnızca bir şair eksilmez, bir çağın hafızasında onarılması güç uzun bir sessizlik başlar.
Yine de biliyoruz ki bazı şairler ölümün sınır kapılarından pasaportsuz geçer. Onları toprağa emanet edebilirsiniz ama seslerini toprağa gömemezsiniz. Onlar, dizelerini okurlarının belleğine, kitapların sararmış sayfalarına ve bir halkın ortak vicdanına bırakırlar. Ölüm, onların yalnızca bedenini alır, kelimeleri ise zamanın karşısında direnmeye devam eder.
Ahmet Telli de sustuğu için değil, şiirinin içine çekildiği için aramızdan ayrıldı. Bundan böyle ne zaman hayata karşı bir barikatta dursak, ne zaman aşkın kırgınlığıyla adaletin hasretini aynı cümlede kurmaya çalışsak, ne zaman umudu yeniden tarif edecek bir dizeye ihtiyaç duysak onun sesi usulca kulağımıza eğilecek.
Gerçek şairler öldüklerinde şiir yetim kalır ama şiir, onları hiçbir zaman yetim bırakmaz. Onlar, yazdıkları her dizede yeniden doğar, her okunuşta yeniden konuşur ve her vicdanda yeniden yaşamaya devam eder.