• Bedenlerini toprağa emanet ettiler fakat iradelerini, umutlarını ve direnişlerini bir halkın yüreğine bıraktılar. Bu yüzden onlar ölümü seçmediler; ölümü yenilgiye uğrattılar.

MEM ARYAN

Her çağ, insanı iki seçenek arasında bırakır; boyun eğmek veya direnmek. Tarihi değiştirenler ise çoğu zaman sayıca kalabalık olanlar değil, teslim olmayı reddedenlerdir, çünkü zulmün en büyük korkusu silah değil, diz çökmeyen bir iradedir. 14 Temmuz, işte böylesi bir iradenin adıdır.

Diyarbakır Zindanı’nın taş duvarları arasında yükselen bu direniş, yalnızca dört devrimcinin ölüm orucunda ölümsüzleşmesi değildir. O gün, inkâra karşı hakikat; teslimiyete karşı onur; ölüme karşı özgür yaşam iradesi ayağa kalktı. İnsan bedeni tükenebilirdi fakat özgürlük düşüncesi teslim alınamazdı. 14 Temmuz, bunu tarihe kanıyla yazanların adıdır. Bazı direnişler kazanıldığı gün değil, aradan geçen yıllar boyunca büyür, çünkü onları yaşatan haklılıklarıdır. 14 Temmuz da böyledir. O, yalnızca geçmişte yaşanmış bir zindan direnişi değil, Kürt halkının hafızasında yaşayan bir vicdan, özgürlük mücadelesinin ahlâkı ve devrimci insanın karakteridir.

Bazı tarihler takvimlerde kalmaz; halkların ortak hafızasına kazınır. 14 Temmuz da böylesi bir tarihtir. O gün yalnızca o insanlar bedenlerini ölüme yatırmadı; bir halkın onurunu, hafızasını ve geleceğe dair umudunu tarihin önüne koydu. Diyarbakır Zindanı’nın karanlığında yükselen bu direniş, korkunun, inkârın ve teslimiyetin duvarlarını da sarstı, çünkü bir halk için asıl yenilgi; hafızasını yitirmesi, kendi diline, tarihine ve kimliğine yabancılaşmasıdır. Diyarbakır Zindanı’nda yürütülen mücadele, insanı kendisinden koparmaya çalışan bir zihniyete karşı verilmiş tarihsel bir varoluş savaşıydı.

Direnişçilerin gördüğü gerçek

Zindanlar, yalnızca bedenleri hapsetmez; başarılı olursa hafızayı da zincire vurur. İnsan, önce kendi hakikatinden koparılır. 14 Temmuz Ölüm Orucu direnişçileri, bunu herkesten önce gördü. Bu yüzden mücadeleleri yalnızca yaşam ile ölüm arasında kurulmuş bir tercih değildi. Onların tercihi; unutmak ile hatırlamak, teslim olmak ile insan kalmak arasındaydı. Mehmet Hayri Durmuş’un, Kemal Pir’in, Akif Yılmaz’ın ve Ali Çiçek’in isimleri, bugün insan iradesinin sınırlarını yeniden tarif eden simgelerdir. Bazen tarih, silahların gücüyle değil, teslim olmayı reddeden vicdanların kararlılığıyla ilerler.

İnsanın kendine sadakati

14 Temmuz’u, yalnızca bir ölüm orucu olarak okumak, eksik anlamaktır. O gün yaşanan, insanın kendi hakikatine sadık kalma iradesiydi. En ağır işkenceler altında bile “hayır” diyebilmenin mümkün olduğunu gösteren ahlâkî bir duruştu. Bu yönüyle 14 Temmuz, yalnızca Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nin değil, insanlık tarihindeki onurlu direnişlerin de en güçlü sayfalarından biridir. Bugün o zindanın taş duvarları eskidi. İşkencecilerin isimleri tarihin karanlığında silinmeye yüz tuttu fakat direnenlerin isimleri hâlâ yaşıyor. Tarihte kalıcı olan korku değil, cesarettir; zorbalık değil, onurlu direniştir.

Onuru koruma sorumluluğu

Her kuşak kendi sınavını yaşar. Dün Diyarbakır Zindanı vardı; bugün başka biçimlerde inkâr, baskı ve adaletsizlik var. Koşullar değişebilir, mücadele biçimleri farklılaşabilir fakat insanın onurunu koruma sorumluluğu değişmez. İşte 14 Temmuz’un bugüne bıraktığı en büyük miras da budur: En zor zamanlarda bile insan kalabilmek. Bir halkı yalnızca dili yaşatmaz; hafızası yaşatır. Hafızayı ise en çok bedel ödeyenler korur. Bu nedenle 14 Temmuz, yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay değildir. O, her yeni kuşağın önüne bırakılmış tarihsel bir sorudur: Teslimiyet mi, özgürlük mü? Korku mu, onur mu?

Direnenler yaşamayı sürdürür

Bu soruya verilen cevap, yalnızca bireyin kaderini değil, halkın geleceğini de belirler. Tarih bize aynı gerçeği tekrar tekrar hatırlatır: Zindanlar yıkılır. İşkenceciler unutulur. Zulüm, er ya da geç kendi karanlığında kaybolur. Ama direnenler yaşamaya devam eder. Çünkü tarihi iktidarlar değil; hakikat uğruna bedel ödemeyi göze alan insanlar yazar.

Bugün 14 Temmuz’u anarken yalnızca Mehmet Hayri Durmuş’u, Kemal Pir’i, Akif Yılmaz’ı ve Ali Çiçek’i değil; Diyarbakır Zindanı’nın karanlığında teslimiyeti reddeden bütün yoldaşları; Mazlum Doğan’ın Newroz ateşiyle başlayan büyük direnişini, Ferhat Kurtay’ı, Mahmut Zengin’i, Necmi Öner’i, Eşref Anyık’ı ve adlarını bildiğimiz ya da bilmediğimiz bütün özgürlük şehitlerini saygı, özlem ve minnetle anıyoruz. Onlar yalnızca bir dönemin kahramanları değildir. Onlar, özgürlüğün ağır bedellerle kazanıldığını hatırlatan yaşayan birer hakikattir. Bedenlerini toprağa emanet ettiler fakat iradelerini, umutlarını ve direnişlerini bir halkın yüreğine bıraktılar. Bu yüzden onlar ölümü seçmediler; ölümü yenilgiye uğrattılar. Ölüm, yalnızca yaşamı durdurabilir; inancı değil. Zindanlar, yalnızca bedeni hapsedebilir; hakikati değil. Zulüm, yalnızca korku üretebilir; onuru teslim alamaz. Biliyoruz ki; onların düşlediği özgürlük gerçekleşinceye kadar 14 Temmuz yalnızca anılan bir tarih olmayacak; yürünen bir yol, taşınan bir bilinç ve büyütülen bir mücadele olacaktır.