Ahmet KAHRAMAN

Yazı yazacağım? Ama, söze nereden gireceğimi bilemiyorum. Ortalık, “Başkan Baba"nın karnaval şenliği. Biraz El Kaide, biraz Müslüman Kardeşler ideolojisinin IŞİD ayağı kokan Erdoğan rejimi dünyanın dilinde pelesenk…

Öte yandan, Brüksel’de NATO toplantısı. Batı dünyasının bütün devlet ve hükümet başkanları, eşleriyle orada. Ama yalnızca, Türk Başkan Baba’nın eşi dünya medyasında…

Bir Belçika medya kanalı. Polis, sokağı trafiğe kapatmış. İnsanları uzak tutmak için, sınır koymuş. Ötede kadınlı, erkekli bir meraklı kalabalık, polislerin dizili durduğu mağazanın kapısını seyrediyor.

“Yerli ve milli Recep Erdoğan"ın eşi, Emine Erdoğan için bu tedbirler. Kendisi içerde alış-veriş yapıyor. Mağaza, yalnız onun emrinde. Dünyaya kapalı.

Ve gözlerimin önünde bir fotoğraf canlanıyor. Yoksulluk ayan, çiçekli basma örtülü bir sedir. Recep ile Emine yan yana büzülmüş oturuyor, sedirde. Emine plastik terlikli. Recep çoraplı. İkisi de yoksullularından utanıyor gibi ayaklarını kıvırmış, saklamaya çalışıyor sanki…

Ama onlar şimdi, açlar ülkesinin zengini. Servetlerinin hesabını kimse bilmiyor. Emine, Osmanlı sultanlarını taklit ederek giyiniyor. Kolunda, 50 bin dolarlık çanta ile azametle yürüyor. Kocasının NATO toplantısı için gittiği Brüksel’de müze, sergi evi, kitapçı, müzik hol dolaşacak değil ya, o da düzeyine göre takılacaktı. Öyle yaptı. Kocasının herkes için buyurduğu “milli ve yerli" yaşama biçimini, o gayri milli moda ile taçlandırıyordu. Bir zamanların jet sosyetesi İran Şahının eşleri Süreyya ve Farah‘ın, Mısır Kralı Faruk’un eşi, Suudilerin kadınlarının da yapamadığını yaparak mağaza kapatıyordu. Suudi silah kaçakçısı Adnan’ın eşi Nebile de görgüsüzlüğünü dünya duyar diye bunu yapmamıştı.

Her neyse, Türk tipi peçeli “Başkan Baba" demokrasisi halleri bu.

Ha Emine böyle de, ülkenin Başkan babası olan kocası farklı mıydı? O da yarı aç, yoksulca geçen yıllardan sonra, artık sahip olma hırsı sınır tanımıyordu. O artık, ülkede yürüyen kanundur. Ağzından çıkan kanunla istediği, baktığı, gördüğü her şey onun. Bu yönüyle, Britanya imparatorluğunun altın yüklü gemisini ele geçirmiş, Karayip Korsanını andırıyor. “Dokunmayın o benim, şu, bu, öteki de benim" dercesine hamlelerle İstanbul’un, tarihten kalma bütün Saraylarını, elini altına topluyor. Boğaz içi arsa, arazi ve ormanlarının tek efendisi olarak karşımıza çıkıyor.

Hazinenin anahtarı damadın cebinde. Kendisinin önünde ise 4 milyar liralık örtülü ödenek. Kendisi, harcamanın tek efendisi. Hesap sormaya yeltenen olursa, önce kendini, yani “buyur buradan yak" dercesine hayatını ortaya koymak zorunda…

Öte yandan güç ve yetkilerinin sınırlarıyla menzilini de kendisi belirliyor. Sonrası, karşı duran düşmanın vay haline. Söz gelişi, seçim kampanyasında, Muharrem İnce’nin ağzından kaptığı vadle, “olağanüstü hal rejimi kaldıracağız" demişti. Olağanüstü hal hayat, şimdi Kürtler için daimileşiyor. Başkan Baba böyle buyuruyor…

 Ha, Başkan Baba deyim de, Amerikalı yazarların diktatörleri mafyozlaştırma buluşudur. Amerikalı Mario Puzo’nun Mafya’yı anlattığı “Baba" romanının sinemaya uyarlanmasından sonra, diktatörleri tanımla sözü oldu, Başkan Baba. Latin Amerikalı yazarlar, “zulüm ile abat" olmuş diktatörleri, böyle tanımladılar. Yeni zuhur edenlerin ilk baharını yazdılar. Kiminin yazını, kimilerinin de kışını. Kolombiyalı Gabriel Garcia Marquez ise, “Başkan Babanın Sonbarı"nda, hayatı cinayetlerle dolu, ihtiyar bir bunak diktatörün, bir türlü ölmek istemesini hikayeleştirdi.

Perulu Vargas Llosa’nın payına da, Dominiki 30 yıl boyunca yöneten diktatör Rafael Trujillo düştü. Dominik’te, duran ve yürüyen her şeyin, ticaretin, sanayiin, muz bahçeleri ve kadınların da sahibi Trujillo‘ydu. Göz koyduğu kadınların, kimin eşi, kızı, nişanlısı olduğu önemli değildi. Hepsi, onun için, tadına bakılması gereken meyve idi. İtiraz edenin ölüsü, bir çöplükte bulunuyor, veya zindanda yatan vatan haini oluyordu.

Recep Erdoğan’ın Başkan Babalığı ise yöntem ve teknik olarak onlardan ayrılıyor. Zevkine uygun olarak Arabidir. BAAS’ın IŞİD kalıbına uydurulmuş şekli…

 Irak’ın Saddam Hüseyin’i gibi güç ve yetkilerinin sınır ile menzilini bizzat kendisi belirliyor. Görev ile yetkilerini, kendi imzasını taşıyan fermanla hayata geçiyor.

Mesela, Kürtlerin duruşunu, görüş ve bakışını beğenmeyince, “olağanüstü hal rejimi kaldıracağız" şeklinde verdiği namus sözüne takla attıyor, cendereyi kanunla daimileştiriyordu.

Demem o ki, görgüsüzlük zor zenaattır. İnsanı rezil, malamat edip dünya diline düşürüyor görgüsüzlük. Tabii ki, utanması olanlar için, dayanılmaz zordur…