Böylesi bir çürümeyi yakıştırıyor olsalar gerek kendilerine ki artık toplumsal çürümenin imajlarının üretildiğine de tanıklık ediyoruz. İmajlarla gerçeklik arasındaki temsil ilişkisini iptal etmek isteyen büyük sanatçıların düşleri, tam tersi bir hattan gerçekleşiyor artık. Canlı yayınlarda izliyoruz bu çürümeyi ve çürümenin kendisinden değil, kokusundan rahatsız oldukları zaman devreye giriyorlar: Palu ailesi üyeleri canlı yayında gözaltına alınıyor. Toplumsal çürüme ile toplumun çürümüşlüğünün imajları çakışıyor, üst üste biniyor. Bir rüya gerçek oluyor bir bakıma. “Kast ettiğim bu değildi” diyecektir muhtemelen hiper-gerçekçi kuşağın hemen öncesine denk gelen sanatçılar. Hatta belki hiper-gerçekçi sanatçılar da bu çakışmanın bu kadar sefil bir biçimde gerçekleşmekte olduğunu görerek gerçeğin kendisinden daha gerçek temsillerini üretmeye soyunmuşlardır; yani sözcüğün özel bir anlamında ‘muhafazakârlaşarak’ temsil-gerçeklik ikilisini geri çağırmış gibi görünüyorlar. Üretilmiş gerçeklik temsillerinin bu kadar ‘gerçek’ halini alışına katlanamamaktan belki de…

Öyle gerçeküstücülerin yaptığı gibi, gerçekliğin eğilip bükülmüş, ters yüz edilmiş ilişkiler içerisinde bir araya getirilmiş öğelerle, daha doğrusu öğelerin başka türlü ilişkiler içerisine yerleştirilmesiyle bertaraf edilebilecek bir sorun değil bu. Kendi kokuşmuşluğuna narsistik bir sevdayla tutulmuş bir toplum var önümüzde. Kendi kokuşmuşluğunu seyrediyor; sonra kendi kokusuna katlanamadığı noktada ‘görme’ alanının dışına itiyor; örneğin yayın yasağı geliyor.

“Gösteri bir imajlar toplamı değil, kişiler arasında var olan ve imajların dolayımından geçen bir toplumsal ilişkidir” diyordu Guy Debord Gösteri Toplumu’nda. Sahte ile gerçeğin, taklit ile asılın birbirine karıştığı, birbirinin içinde eridiği, dolayısıyla varsayılmış bir gerçeklik ölçü alınarak eleştirisi de üretilemeyecek bir toplum bu. Bir düş gerçek oldu ve kendisini kâbus olarak ortaya koydu: Düş, düş olarak kaldığı sürece anlamlı sanki. Debord’un ifadesiyle, “Gösteri, zincirlenmiş bir modern toplumun kâbusudur.” Kolektif bir biçimde görülür bu kâbus; en kadim gelenekler ve kurumlar bile bu kâbusun elinde oyuncağa dönüşür. Yayın yasağı gösterinin sınırlarını belirlemez; aksine gösteridir hukuka sınırlarını hatırlatan. “Gösteri, gerçek toplumun gerçekdışılığının can alıcı noktasıdır” der Debord. Gerçekdışılığın gerçeklik halini alması… Ele avuca gelmezliği, omurgasızlığı da buradan kaynaklanıyor. Kendi sahte kamplaşmalarını üretiyor; oysa bütün kampları birden gizlice sermayenin, paranın, metanın mantığı yönetiyor. Özellikle de metanın görünürde ve dolaşımda olma tarzının mantığı…

Palu ailesi Cumhurbaşkanına çok büyük hayranlık duyuyor olmalı ki çocuklarından birinin adını “Recep Tayyip” koymuşlar. Nasıl bir özdeşleşme mekanizması söz konusu olmalı ki bir çocuğa bu ad verilince, bir ad olarak bu ‘gösteren’ dereye girince her şeyi yapabilir ama hiç kimseye de hesap vermez bir konumda olacaklarını düşünebilmiş; hatta buna inanabilmişler. İşte bir histeri olarak toplumsal gösterinin ‘hukuka’ kendi sınırlarını hatırlattığı yer de burası. Toplumsal çürüme derken de kast ettiğim, siyaset ve yönetim kurumlarından başlayarak dalga dalga yayılan bir amoralizm. Her şeyi yapabilir olmak ama hiçbir sorumluluk da kabul etmemek! Bir fotoğrafın negatifidir Palu ailesi. Bir iktidar biçiminin, bir yönetimsellik anlayışının ana kaynağıdır. Bir aynadır; kimi taklit ediyorsa gerçekten de onun taklididir. Hangi yönlerini taklit ediyorsa o yönleri en belirgin, görünür yönleridir. Son noktada “Bir tür ‘hukuksallık’ söz konusu olsun, ama ben bunun dışında olayım” diyen bir zihniyet dünyasının parçalarıdır bunlar. “Lex animata”dırlar; yani ‘yaşayan yasadırlar’.

Kilise ile Roma arasındaki gerilimleri kendi lehine çözmek isteyen Roma İmparatoru Justinianus 529’da çıkardığı bir fermanda şunu söylemişti: “Tanrı, imparatoru yaşayan yasa (lex animata) olarak insanların içine göndermekle bizzat yasaları imparatora tabi kılmıştır.” İmparatorluklar çağında bunun yapılabilirliği de vardı; anlamlı bir karşılığı da. Fakat aynı şey ‘modern dünya’ içerisinde açığa çıkarsa, geleneksel iktidar biçimleri ile modern iktidar tekniklerinin tuhaf bir senteziyle karşı karşıya buluruz kendimizi. Bu da ‘lex animata’nın, yaşayan yasanın kendi çürümüşlüğünü Müge Anlı’nın bir programında, canlı yayında seyretmesi anlamına gelir.

Evet, evet, kokuşmuş bir şeyler var bu toplumda. Debord’un sözleriyle, “Gösteri, kendini hem bizzat toplum olarak, hem toplumun bir parçası olarak ve hem de bir birleşme aracı olarak sunar. Gösteri, özellikle, bütün bakış ve bilinçleri bir araya getiren sektördür ve gerçekleştirdiği birleşme genelleştirilmiş ayrılığın resmi dilinden başka bir şey değildir.”