‘Yüzümüzün ve sözlerimizin rengi ne olursa olsun, gözyaşlarımın rengi aynıdır.” Afrikalılar, yaşadıkları büyük acılara sessiz kalan insanlığın vicdanına ve merhametine biraz olsun dokunabilmek için, böyle demişlerdi. Bununla anlattıkları, acının aslında herkes için olduğu, insanların birbirlerine haksızlık ve eziyet etmemeleri ve öldürmemeleri gerektiğiydi.
“Şafaklarında darağacı” eksik olmayan ve bir adım ötesindeki uçurumun kıyısında çaresizliğin o korkunç sızısını yüzyıllarca varlığının en derinlerinde hisseden bir halk olarak, merhamete çağıran bu sözlerin, yakarışın anlamını elbette ki çok iyi biliyoruz. Afrika insanının acısını bizim kadar yakından duyumsayabilecek bir halk daha yoktur herhalde.  Peki, ama söylendiği gibi gerçekten de gözyaşlarının rengi aynı mıdır? Gözyaşlarına rengini veren nedir? Ya da şöyle soralım; insan yüreği ne renktedir, tek renk midir? Gözyaşı, yüreğe değmeden, ona bulanmadan akar mı?
Örneğin Roboskî’de bombalarla paramparça edilen, uzuvları kayalardan toplanan, yanmış, kömür olmuş insanların annelerinin çocukları için döktükleri gözyaşı ile taziye çadırlarını adeta bir tiyatro yerine çeviren, sözüm ona ‘acıları ortaklaştıran’, asker cenazelerinde, kongre salonlarında, şurada-burada ‘intikam’ çığlıkları atarak, insanların acılarını kışkırtarak kana davetiye çıkaran sahte yüzlerin her fırsatta akıttığı ve kim bilir her damlasında nice cehennemleri barındıran gözyaşları aynı mıdır? Aynı yüreğe mi değmişlerdir, aynı acılardan mı kopup gelmişlerdir, rengini onlardan mı almışlardır?
Acıların ırkçılığının yapıldığı ve acılar üzerinden korkunç bir faşizmin geliştirildiği, acılara fark konulduğu ve ‘değer’ biçildiği bir ülkedeyseniz, aynı yüreğe değen ve aynı akan gözyaşlarından söz etmek mümkün değildir. Çünkü belirtildiğinin aksine, gözyaşlarına rengini veren tenimizin, gözlerimizin ve yüreğimizin rengidir. Tenimiz, gözlerimiz ve yüreğimiz ayrı olduğu içindir ki, gözyaşlarımız da farklı akar. ‘Şafaklarımıza darağacı’ kurulması, acılarımızla alay edilmesi ve yaramıza ‘hakaret eklenmesi’ de bundandır.
Altın tahtında yan yatmış şurasını-burasını kaşırken ölümlülere acı yağdıran mitolojik tanrıların ‘görkemli’ edasıyla kendini kaybetmenin alametlerini sergileyen ‘başadam’ ve tebaası, insanları küçük düşürmenin en korkunç yolunun acı çektiklerine inanmamak olduğunun idraki ve egemen ulus kibriyle, halkımızın acılarıyla ve kutsal bildiği değerleriyle açıktan alay etmeyi sürdürüyor.
Yüreklerindeki acısı hiçbir zaman ‘ihtiyarlamayan’ ve her günü ‘ilk gün’ gibi yaşayan bir halkı, küçük düşürmenin korkunç yollarını her an uygulamaktan geri durmuyor. ‘Tanrısal’ bir ritüeli sahneler gibi, kendi ‘kutsal acı’larını gözlerinden ağır ağır akıtırken, paramparça ettikleri insanlar için de “figürandılar, dolap beygiriydiler. Öldürdüysek öldürdük, tazminatsa tazminat!” diyerek, en açık şekilde hakaret etmekten ve acıların ırkçılığının yapmaktan çekinmiyor.
Bu ülkede hiçbir zaman acıların ırkçılığı bu kadar açıktan ve pervasızca yapılmadı. Bu ülkede kurulan pazarlarda gözyaşları hiçbir zaman bu denli haraç-mezat satılmadı. Herkesin gözleri önünde, alenen ve soğukkanlıca bir halk kurşuna dizilirken ve bombalanırken, bakan ama görmeyen ‘tanıkların’ (‘ortakların’ mı desek?) korkulu ve kaygılı bakışları altında ‘intihar süsü’ verilmedi!
Bu ülke, kurulduğundan beri ‘öteki’lerin acısı ve kanıyla beslendi. Doğan her çocuğuna zehirli sütünü içirdi. Zihnin felç, ruhu felç, yüreği felç bir nesil yetiştirdi. Laç deresinde, kasaplar deresinde, asit kuyularında, ölüm tarlalarında fışkıran her cesette bunların parmak izleri var belki. Ama bu ülkede, acılara hakaret edilmedi hiç bu kadar. Bombalarla paramparça edilen çocuklarının uzuvlarını kaya diplerinde toplayıp torbalara doldururken gözlerinden yüreğini akıtan analara, “tazminatlarını verdik, daha ne istiyorlar,” denilerek alay edilmemişti şimdiye kadar.
Şimdi neden dağdan inmediklerini anlıyor musunuz o çocukların? Dicle’yi Fırat’ı değil, her an annelerinin gözyaşlarını içen ve bu yüzden tepeden tırnağa acıya ve öfkeye kesen insanlar, dağı bırakıp da gelirler mi? Gelmezler. Çünkü gelmeleri için önce analarının gözyaşlarının dinmesi lazım. Alay ve hakaret ederek değil, paylaşarak acılarını ortadan kaldırmak lazım.
Ancak aynı acıyı paylaşan insanlar, birbirini öldürmezler. Öldürüyorlarsa, aynı acıları taşımıyor olmamızdandır, yüreğimizin aynı acılarla kavrulmayışındandır, gözyaşlarımızın aynı renkte akmayışındandır. Öldürüyorlarsa, düşmanımızın bile acısına sevinirken, aslında insanlığımızdan bir şeylerin eksildiğini fark edemeyişimizdendir.


Kırıkkale F Tipi Cezaevi