İmralı’da tutuklu bulunan Abdullah Öcalan ile İtalya Komünist Partisi kurucusu ve teorisyenlerinden Marksist Antonio Gramsci arasında birçok benzerlik var:
Antonio Gramsci, Milletvekili dokunulmazlığı olmasına karşın, 9 Kasım 1926 yılında İtalya’da faşist Mussoloni rejimi tarafından tutuklandı. Dosyasını hazırlayan savcı, onun yeteneklerini ve yaratıcılığını görünce korktu: „Bu beyni yirmi yıl durdurmalıyız“ dedi ve Gramsci Ustica Adası’na sürüldü. Burada 5 yıl tek başına bir hücrede tutuldu. Sonrasında Adriyatik Denizi kıyısındaki Bari şehrine yakın bir kasaba olan Turi’ye götürüldü. “Beyni durdurma” operasyonu burada da sürdürüldü. İzole bir ortamda, 20 yıl boyunca tek başına kalacağı bir hücreye kondu.
Öcalan ile Gramsci ile arasında birinci ortak yan bu: Öcalan da kaçırılıp Türkiye’ye teslim edildiğinde „çürütülmek“ amacıyla İmralı’ya götürüldü ve 18 yıla yakın bir süredir bir hücrede tek başına tutuluyor. Öcalan ile Gramsci arasında ikinci önemli yan ise ikisinin de tutuldukları tek kişilik hücrelerinden dünyayı okumaya devam etmeleri.
Gramsci, ancak ölümünden sonra yayınlanabilen “Hapishane Defterleri,” Öcalan ise “Savunma”larıyla “beyni durdurma” operasyonlarını boşa çıkardı. İkisi de “sivil toplum-devlet-yönetim” ilişkisi üzerine tezler ortaya attı ve görüşler geliştirdi.
Gramsci’nin düşünceleri, “devletin egemenliği”ni zayıflatacağı kaygısıyla “katı-merkezi devletçilik” etrafında örgütlene gelmiş güçleri korkuttu. 1960-1980 süreci Gramsci’nin görüşlerinin tartışılmasıyla geçti. Hem sol hem sağ Gramsci’yi eleştirdi; sol revizyonistlikle, katı-merkezi devlet yanlıları ise onu anarşistlikle suçladı. Ama sonrasında Avrupa ve dünya siyasetine çok şey kazandırdı Gramsci’nin bu görüşleri. Bugün dünyada giderek hem sivil toplumculuk anlayışı yayılıyor hem de sivil toplum örgütlerinin sorumluluk ve etki alanları genişliyor ve “katı devlet”i değiştiriyor.
Öcalan da “ulus devlet”e alternatif olarak sunulan Murray Bookchin’in tezi “Konfederalizm”e hayat alanı açtı. Ulus devletin kendisini en katı biçimde hissettirdiği “Bereketli Hilal*”de “ulus devlet”i sorguladı; toplumların ve bireyin özgürleşmesi için siyasal aygıtların tabana doğru yayılarak en küçük birimlere kadar bölünerek özerkleşmesinin savaşımını başlattı.
Ne ki, Öcalan da Gramsci gibi tepki aldı: Kürt ulusalcıları ve bazı sol çereler onu “işbirlikçi” ve “Kürtleri satmak”la, ulus devlet yanlıları -Türk ulusalcı-İslamcılar- ise onu “bölücü” olmakla suçladı, suçluyor.
İki liderin ortak yazgısı bu.
Gramsci’nin tezlerinin toplumsal yaşama kattığı etki, bugün başta Avrupa ülkeleri olmak üzere her ülkede görülüyor.
Öcalan’ın yaşama geçirmeye çalıştığı tezler ise devletlerin daha çok merkezileşmeyi benimsedikleri zor bir coğrafyada kendine yaşam alanı açmaya çalışıyor.
Gramsci ağır hastalandı ve 11 yıl sonra şartlı özgür kaldı; henüz 46 yaşındayken bir hastane odasında yaşama veda etti.
Öcalan ise daha ilk günden konulduğu tek kişilik hücrede tutukluluğunun 17. yılını dolduruyor. Ve tam 15 aydır ne ailesi ne de avukatları kendisinden bir haber alamıyor.
Ailesi, avukatları ve kamuoyu Öcalan’ın yaşamından endişe ediyor. Sırf haber almak ve bir görüşme gerçekleştirmek için Kürtler ve insan hakları savunucuları Van’dan Avrupa’ya kadar her alanda yürüyüş ve gösteriler yapıyor.
Devlet ise sessizliğini koruyor. Bu hem kaygıları hem de gerilimi büyütüyor.
Devletler hareketlerinin dayanaklarını kendi yasalarına ve imzalamış oldukları uluslararası hukuksal anlaşmalara dayandırır. Türkiye de 1952’den beri insan hakları eksenli birçok sözleşme imzaladı ve iç hukukunu bu sözleşmelere göre düzenledi. ’82 Anayasası’nda yer alan “yasalar karşısında herkes eşittir,” görüşü bu anlaşmalara bağlılığı ifade ediyor.
Ne ki, hükümetin anayasada belirtilen bu hükme bağlı kalmadığı, vatandaşlık haklarına politik ölçüler koyarak yaklaştığı görülüyor.
Hükümet, Amerika Birleşik Devletlerinde tutuklu bulunan Reza Zarrab olayından dolayı bu ülkeye 6 gün içinde iki nota verdi. Notaların gerekçeleri Avukatları ve kamuoyunun „kendisinden (dört gündür h.a.) haber alınamayan Zarrab’ın can güvenliği konusunda endişe ettiği“ydi. (15.11.2017 Hürriyet) Dünyanın neresinde olursa olsun bir ülkenin kendi vatandaşına sahip çıkması o ülkenin iç ve uluslararası hukuktan doğan hakkıdır. Ardındaki gerekçeler ne olursa olsun Türkiye bu hakkını kullandı.
Öcalan ABD’de değil; İmralı’da. Ailesi, avukatları ve kamuoyu 15 ayı aşkın süredir kendisinden hiçbir haber alamıyor. Zarrab’tan dört gün haber alınamamasını duyan ve hemen harekete geçen hükümet, 15 aydır hiçbir haber alınamayan Öcalan’ı duymuyor, görmüyor.
Bu çifte standartçılık Türkiye’yi içte ve uluslararası alanda zor duruma düşürmektedir.
Her vatandaş gibi Öcalan’ın da hukuktan doğan hakları var. Türkiye’nin gerilime değil, huzura ihtiyacı var.
* Mezopotamya-Akdeniz havzası.