İşçilerin birlik, mücadele dayanışma günü 1 Mayıs yaklaşıyor.
1 Mayıs’a AKP/Saray iktidarının müzakere ve barış çağrılarını elinin tersiyle ittiği, kent direnişleri karşısında gözü dönmüş bir savaşın tırmandırıldığı günlerde gidiyoruz.
Savaş ve kaos ile yaratılan baskıcı rejim, hükümet tarafından işçi sınıfına çok daha ağır sömürü koşullarını dayatmak için önemli bir fırsat olarak değerlendiriliyor. İş güvencesi, kıdem tazminatı hakkı gibi ‘katı’ kurallardan sermaye sınıfını kurtarmayı önüne koyan hükümet, emek cephesinin tarihsel kazanımlarını yok etmek istiyor. Türkiye’de ucuz emek pazarı yaratma yolunda ilerliyor. Dolayısıyla emeğin ağırlaşan sorunları daha da ağırlaşarak birikmeye devam ediyor.
İşsizlik ve iş cinayetleri bu sorunların en can yakıcı olanlarından. Geçen yılın resmi işsizlik oranı TÜİK tarafından Mart ayında açıklanmıştı. 2015’te bir önceki yıla göre işsiz sayısı 204 bin artarak işsizlerin sayısı 3 milyonu geçmiş, geniş tanımlı işsizliğe bakıldığında ise işsiz sayısı 6 milyona yaklaşıyor. Çalışma çağındaki her üç kadından biri İstihdam edilemiyor. Edildiğinde de güvencesiz eğreti işler kadınları bekliyor. İşsizlik çemberi içerisinde sımsıkı kuşatılan örgütsüz dağınık emek dinamiği, işsiz kalmamak adına her defasında daha kötü şartları kabul etmeye zorlanıyor. AKP döneminde iş cinayetinde yaşamını yitirenlerin sayısı ise en az 17 bin insan.
Bu şartlar altında 4 Nisan’da 220 madenci işlerine sahip çıkmak için direnişe geçti. Madenciler Amasya, Merzifon ve Suluova ilçelerinde Soma AŞ’ye ait Yeni Çeltek Maden Ocağında; yerin bin 680 metre derinliğinde bir haftadır çalıştıkları madenin kapatılmasını engellemek için açlık grevi yapıyorlar. Yakınları ise jandarma saldırıları altında yol keserek, eylemler yaparak onları destekliyor.
Madenciler işlerini kaybetmemek için direniyor, ancak madendeki güvenli olmayan çalışma koşullarına dair bir talep ise yeterince öne çıkmış değil. Bu durum iş cinayetlerini düşündüğümüzde dikkat çekici ve ciddi bir paradoks. Kaldı ki Soma’da 13 Mayıs 2014 tarihinde meydana gelen faciada 301 madenci yaşamını yitirdiğinde ne yaşandığını en iyi Yeni Çeltek Maden işçileri biliyor. O zaman 70 civarı Yeni Çeltek işçisi Soma’da eğitimdeydiler ve sadece 2 gün önce eğitim bitmiş ve evlerine dönmüşlerdi. Yani faciadan kıl payı kurtulmuşlardı. Yine 1990’da yeni Çeltek madeninde de grizu patlamış ve 68 işçi yaşamını yitirmişti…
Aslında tehlikelerle dolu madenlerin kapatılmaması için direniş yapmak bir ilk de değil. Bugüne kadar pek çok kez iş güvenliği şartlarını yerine getirmeyen madenlerin kapatılmasına patronlardan önce işini kaybetme gerekçesiyle işçiler karşı çıktı.
İşçi sınıfının emeğini ve yaşam hakkını koruyacak mekanizmaları ellerine almadığı zaman direnişe çıkılsa da, bu, sorunları çözmeye yetmiyor. Hatırlayalım, Soma maden faciasından bize kalan çığlıklardan biri de; ‘yerin altında da yerin üstünde de ölüyoruz’ cümlesi olmuştu. Yerin altında ve üstünde farklı bir geleceği örebilmek için işçi sınıfının talepleri ve sınıf temelli örgütlülük büyük önem kazanıyor. Ne de olsa kapitalist sistem için önemli olan kar ve büyüme. O yüzden sermaye kesiminin aşırı yönelimleri ancak örgütlü bir işçi sınıfının direnciyle karşılaştığında geri tepebilir.
Ülkede yaratılan çatışma ortamı, otoriterleşme, devletin sınıf dinamikleri üstünde artan baskısı işçi sınıfının bu direnç noktalarını örmesi önünde ciddi engel yaratıyor. Kapitalist sistemin işçilere karşı yürüttüğü bir irade savaşı ise işçi sınıfı da kendi iradesini bunun karşısına koymadığında kazanma şansı olmuyor. Emek güçleri olarak iktidarın emek düşmanı politikalarını kah baskı yoluyla kah göz boyayıcı politik manevralarla yürürlüğe koymasının önünde ciddi bir engel oluşturabilmiş değiliz.
Bir grup gönüllü akademisyenden oluşan Emek Çalışma Topluluğu’nun bir süre önce yayınladığı ‘İşçi sınıfının eylemleri raporu’ nda açıkça gösterdiği gibi işçi sınıfı eylemlerinin azalmasında Temmuz ayında başlatılan savaş önemli bir role sahip.
Öte taraftan politik vaatlerin mücadele içerisindeki dinamikler üzerinde yatıştırıcı, beklenti yaratıcı bir etkiye sahip olduğu da aynı raporda var. Örneğin, 2014 yılında taşeron işçilerin eylemlerinde patlama yaşanırken, seçim vaatleriyle beraber bu taleplerin karşılanacağına dair bir beklenti oluşmaya başlamış. Ve eylemlerde ciddi bir düşüş görülmüş. 2014’te tüm eylemler içinde yüzde 56 olan taşeron işçilerin diğer kadro gruplarına göre eylem oranı, 2015 yılında yüzde 31’e düşüyor. Şimdilerde hükümetin taşeron vaadinin tam bir kandırmaca ve fiyasko olduğu ortaya çıktı. Yani taşeron sistemiyle mücadele yine başa saracak.
Emek güçlerinin sermaye saldırıları karşısında sağlam bir duruşu ve güçlü bir irade savaşını yürütemediği durumda ‘yerin altında da, üstünde de ölmek’ ya da mücadeleyi tekrar tekrar başa sarmak kaçınılmaz görünüyor.
1 Mayıs’a giderken emek, barış ve demokrasi güçleri olarak güçlü bir irade ile sermaye sınıfının saldırılarının karşısına birlikte dikilmek ve bu iradeyi büyüterek yola devam etmek hayati önem taşıyor.