
14 Haziran 2011’de Sivas İmranlı’da
yaşamını yitiren Coşkun Doğan
(Sefkan Gürlevik) anısına...
‘’Yangındır ah, sol yanımda tutuşan/ şiir gibi, şarkı gibi, aşk gibi/ incir yürek çoğalınca bu hicran/ seni bulur, beni bulur sevdacan’’... sevdacan, duyulduktan sonra dile çabuk yerleşen bir türkü figürü değil sadece. Dile çabuk yerleşmesi, o ezginin en dokunaklı notası olmasından da değil. Elle tutulacak düzeyde Sefkan’ın dilinde varlık bulan bir nesne gibi.
Sefkan, sevdacan’ı söylüyor. O bunu hep yapıyor. Söyleyince görmüyor. Mest oluyor. Kendinden geçiyor. Tüm benliği, süzüle süzüle varlık bulan bir katreye düşüyor; o diri ve berrak katre daha kırılmadan sevdacan oluyor. sevdacan Sefkan’la içli bir ses. Söylene söylene eprimiyor, kırçıllanmıyor. Bileniyor, daha da ışıyor sevdacan.
Dilinde sevdacan, bağdaş kurmuş oturuyor Sefkan, önündeki meşe közünün yansısından önce yüzünde ayışığı. Esrik bakışları dolunayın kraterlerine düşünce o tümden yitik. sevdacan bitiyor. Sefkan da bitiyor... Loş simalarla köz başında canlar. Üzeri küllenmiş halleriyle közün korları dingin. Havada yaramazca dolanan bir çubuk köşe ilişiyor. Yine canlanıyor korlar.
Sefkan bir türkü daha söyle. Türkü dedin de, aklıma geldi; yarın yine torak mı yiyeceğiz?! Sefkan, türkü ile torak kel alaka!.. Hızır paşalardan uzak bir yerin karanlığı içinde kahkahası çınlanıyor. Çoğu zaman içe dönükken, en iyi, kahkahasıyla görünür oluyor. Hep kendisiyleyken sanki küçük küçük kahkahalar toplamış da kendince bir zamanda bonkör olup tümünü sarfediyor bir defada. Başka bir yer ve zamanda olsa, zebaniler işitebilir diye tatlı-sert bir azar yiyecek . Dişiyle dudağının üzerine kahkahasını ezip kız kız gülecek bu sefer. Seviyor ama o tatlı azarları. Ufacık boyuyla yine görünmediği vakitlerde anası da bu tonda azarlarmış. Dünyanın en güzel şeyi olarak anasının o yapmacıklı tatlı kızmalarını bellemiş. Ah anam, canım anam, sen yeter ki hep böyle kız bana! Ben de her daim cıvıltılı küçük serçen kalayım... O yüzden umut kervanının yolcularıyla yüklü Koçgiri toprağı ikinci anası oluyor onun.
Coşkun görünmüyor... Sloganları arşa yükselen büyük bir kalabalığın içinde kaybolmuş. Seçilebilirse, alnındaki yıldızlı bere de görünecek.Varoşların asi bir genci artık. Varoşlar kaynıyor. Köyler, şehirler, büyük şehirler kaynar kazan. Gazi’de katliam olmuş. Gazi, yaralı ve öfkeli bir mekan. Silah tıkırtıları eşliğinde herkes bir yerlere kaçışıyor. Coşkun’un önünde genç bir kadın vurulmuş. Kaldırım dibinde, yüzükoyun, boylu boyunca uzanan bir kadın. Tel tel dağılan saçları yüzünü kapatmış. Yerde çamurca akan yağmur sularına bulanmış saçları...
Coşkun, öfkesini o kadının çamura bulanmış, göremediği yüzünün acısından almış. Sonra, Ya Xızır demiş, canımın cananı, derdimin dermanı, kalbimin imanı. İnayet dileyip kızıl bir bant takmış alnına. Arkadan bir düğüm atmış sıkıca. Öfkesini alıp Koçgiri’ye, taa Gürlevik’in tepesine taşımış!
Koçgiri ana toprağı, Koçgiri ata toprağı. Dostun attığı gül yaralamış, Pir Sultan Abdal diyarı. Alişan ser kaldırmış, Alişer ser vermiş, yoldaş olmuş onlara Zarife... Coşkun, Sefkan olmuş ata toprağında.
Sefkan görünmüyor... Gürlevik’te gün batıyor. Kızıl haleler içinde kalmış Sefkan. Yüzü, ufuk çizgisinde genişleyen Sivas’a dönük. Belirli belirsiz bir siluet uzaktan. Güneş, kocaman bir portakal gibi Sivas’ın hemen üzerinde. Dilim dilim azalıp bitecek birazdan. Kızıla kesiyor her yer. Aşağıda, karşılarda çepeçevre uzanan topraklara, dağlara, tepelere bakıyor. Yükseklerden tümünü gözleriyle, kucakladığı kendi topraklarına. Göğüs kafesini dolduran bir huzurla. Zara’ya, Divriği’ye, Kangal’a, Kızılırmak’ı arayan küçük derelere; Kızıldağ’a, Çengel’e, Kösedağ’a, Delidağ’a bakıyor...
Çok merak ettiği kendi köyünü arıyor gözleri. Bulamıyor oradan. Sonradan köyünün üstündeki ziyarete ulaştığında ‘’hayret, buranın taşları eskiden ne kadar da kocamandı’’ diyecek. Büyümüş de çocukluk ölçülerini unutmuş zâr. Sevinecek, hüzünlenecek, iç geçirecek, fakat umut yolcularını güvenli bir yer diye o ‘’kocaman kayalıklar’’a getirdiği için tatlı bir azar da orada işitecek. Kahkahasını bastırıp kıs kıs gülecek yine. Acı ihtimaller içinde bile ‘’mutluluk bu işte’’ diyecek içten içe.
Gürlevik’te gün batıyor. Sefkan tümden kayboluyor. Gün geceye, gece güne çevrildiğinde al sedefli şafaklar Sefkan’ı umutlu yüklü, sevgiyle dolu yeni günlere taşıyor.
Sefkan görünmüyor... Kösedağ’ın karı, boranı, tipisi içine almış onu. Taze bıraktığı bıyıkları buz tutmuş. İçi sımsıcak. İçindeki ısı muzip yüzüyle buluşunca taze bıyıklar ayrıksı kalıyor. ‘’Olgunluk’’ iyi durmuyor yüzünde. Tipinin kaybettiği sıcak yüzüyle bata çıka yürüyor Kösedağ’da.
Sefkan görünmüyor... Almus’un, Niksar’ın, Reşadiye’nin sık gürgen ağaçları, gür çam ormanları içinde nasıl görünsün ki Sefkan? O sıklıktaki tek açıklık olan orman yollarını sevmiş, şevkle yürüyor, zevkle yürüyor. ‘’Bu yol nereye?’’ diye düşünmüyor. ‘’Yol’’un kendisini yürümeyi seviyor.
Sonra hep yürüyor. Doğu’ya, Batı’ya, Güney’e, Kuzey’e. Ayakları sızlamadan, binlerce kilometre. ‘’Aslolan yürümektir’’ diyor...
Sefkan uzun zamandır görünmüyor. Dokuz sene, belki de on... Sefkan hiç görünmedi ki zaten. Hiç görünmeden hep yapanların erdemiyle yürüdü. Sessiz, sakin, hesapsız.
Önceki gün yakıcı şekilde akla düşüyor. ‘’Nerede, bir bilene soralım’’ deniyor. Gerek kalmıyor. Sonraki gün, kulağa dayanan küçük bir aletten gelen hışırtılı ses söylüyor. Koçgiri’de Sefkan vurulmuş... Hışırtı gidiyor. Dünyevi sesler kesilmiş. İç sesler kalabalık...
Hışırtı geri geliyor. Frekansını şaşırmış bir ezgi karışıyor hışırtıya. Yangındır ah, sol yanımda tutuşan/ şiir gibi, şarkı gibi.... sevdacan... sevdacan... Kaybolmamak üzere görünür oluyor Sefkan.
Güle güle sevdacan...
SADIK ASLAN / Burdur F Tipi Cezaevi