Şimdilerde en devletlû ağızlarda mıncık mıncık edilen “özel”lerimizden biriydi o da… İşte bu zamanların en hazin çığlığıdır, Ahmet Kaya’ya hem de doğum gününde Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nün verilmesi… İğdiş edilmiş bir gençlikten can yakıcı daha ne olabilir ki? Devlet dokunmasa sevdiklerimize, saklasak onları ilk karşılaşma anlarıyla ve birikse tutkusu içimizde, yaralanmasa… Yaralanmasak…


Hadi başlayalım!
Yılmaz Odabaşı bir şiirinde -ki en sevilen şiirlerinden biridir Feride,- “herkesin bir Feride’si vardır” der. Herkesin bir Ahmet Kaya’sı vardır bu memlekette. Halet-i ruhiyemize uygun en az 20 şarkı… Coşkumuza katık ettiklerimiz, politik rüzgarı besleyen ve bazen belirsizlik-kararsızlık arasında kesin ufuk çizgisi olabilen ne çok ezgi biriktirdik. Başka ağızlarda pek de bir tadı olmazdı onun şarkılarının. Bazen buyurgan, bazen şımarık ama çokça yorgundu sesi ya, o şarkıların tadına da öyle varabiliyorduk…
1985’te çıkardı ilk albümünü… “Ağlama Bebeğim”… O albümde sadece şarkıları değil, şairleri de öğrendik: Sabahattin Ali, Ahmed Arif, Nazım Hikmet, Arif Damar ve hatta Mehmet Akif Ersoy bile vardı!
İlk albümünden “Başım Belada” albümüne kadar hepsini çok sevdim… “Sevgi Duvar”ı ise favorimdi. Hala bile Ahmet Kaya dinlemek istesem, daha bir akıl yaşıma denk gelen Sevgi Duvarı’ndan seçerim şarkılarımı… Albümün jelatinini ailecek açtığımız o ilk ana dönerim…
Ahmet Kaya kasetlerinin başka bir anlamı daha vardı: Emanet kasetlerdi bunlar. Sen satın alırdın ama sende kalmazdı; komşuya, komşudan bir akrabaya, onun komşusuna ve oralardan daha başkalarına… Ya dönerdi ya dönmezdi… Olsundu, kayıp kaset için mahalle mahalle gezilirdi mesela! Aşınmayan yollarımız vardı var olmasına da bu kadar yolculuğa albümler dayanmazdı! Kopmuş olurdu, çok aynı şarkıya takılmaktan bandı yıpranmış olurdu… O zaman operasyona geçerdik. İnce, hassas bir dokuyu keser gibi oya makasıyla kırpar, selobantla yapıştırırdık! En çok dinlenen şarkısının bir yerinde “giyykkk” diye bir ameliyat izi bırakıp, eskitmeye doyamazdık…
Çocukluktan yavaş yavaş çıktığımızda kasetçalarımız hala vardı ama hayatımıza özel televizyonlar da girmişti… Büyülü olan herkesin sırlarının döküldüğü zamanlar! 1990’lar başladığında, yaşayacaklarımız, duyacaklarımız, tanıklıklarımız bir korku filmi senaryosunda olabilirdi ancak. Bugün hala irkilerek o dönemlerin görüntülerine bakıyor, sarsılıyorum… İçinden geçmiştik…

Hey gidi yıllar…

1994 yılında yayınlanan Siyaset Meydanı’na konuktu Ahmet Kaya. PKK’li gerillaları öldüren Türk askerlerinin bazıları cenazelere basarak, kulağını burnunu kesip boynuna asarak poz veriyordu gazetecilere! Ya da çektiği bu fotoğrafları “Oğlunuz vatana kurban” notuyla yolluyorlardı ailelerine… Gazetelerin birinci sayfalarına düştüğü oldu bu fotoğrafların! Öfkelenmişti Ahmet Kaya, stüdyodaki milliyetçi bir konuğun “öğretmenim” şiirini okuduğu sırada… Dönüp adama, “Öğretmenlerin kimler tarafından öldürüldüğünü bilmiyorum, ama hangi gerilla öldürdüğü askerle böyle bir poz verdi acaba?”
Hayatı bazen bir sözden ibaret sanırız. Çocuksuluktur bu. Değişir her şey, yenilir zaman ve boşluk kendini doldurur usulca. Bazen arzu ettiğimiz gibi kapanır boşluk bazen de zamane düşlerin koluna girip, zorla!

Tokat!
1995 yılında Ahmet Abi’nin Vapuru’na rastladık bir kanalda… Tek başına çalsa söylese iyiydi. Ama tv sektörü, rekabet falan, bu kadar popüler, halk kahramanı bir sanatçı, kazandığı kadar kazandırmalıydı da kanala…
Popüler kültürün rüzgarına o da kapıldı ya da kapılmak zorunda bırakıldı! Bizim için şaşırtıcıydı bu çıkış. Miço gibi giyineceksin, dekorunda bir vapur olacak, arada vapuruna konukların gelecek; genelde içi boş, saçma, ne kokar ne bulaşır havalarda, aldığın parayı hak eder tonda konuşup, kalkıp gideceksin… Show’da İbrahim Tatlıses çıkıyordu. Onun havasını kırmak için Kanal D bir vapur aldı, kaptan köşküne de Kaya’yı oturttu… Genelde de magazin tipleri ağırlıyordu. Mesela bugün linç kayığında bir budalaya dönmüş Serdar Ortaç o zamanlar “abi”- “kardeş” muhabbetindeydi Kaya ile. Bu programın bende bıraktığı iz derindi; bir kırılma… 28 Ocak 1995’te vapurun konukları Siyaset Meydanı’nın o dönemki sunucusu Ali Kırca ve sanatçı Naşide... Orada ise kırılma değil başka bir şeydi hissettiğim, yaşadığım: Savrulma! Naşide ne dediyse artık, vatan-millet-Sakarya… Ahmet Kaya topladı dağınıklığı:
“Devrim derken aklıma bir tek Atatürk geliyor. Onun bağımsızlık ruhuna hayranım, onu çok seviyorum, sayıyorum… Kendimi bağımsız-demokratik ülkenin en büyük bekçilerinden biri olarak görüyorum.” Stüdyodaki konuklardan alkışlar, alkışlar, alkışlar…
Oysa sol, solculuk, devrim, devrimcilik argümanları sağlam değildi henüz. Naifti ve çıkarsız gibi görünüyordu… Ama bir derdi vardı bu hayatta… İşte o dert sağlam tutuyordu Ahmet Kaya’yı. Bu haliyle bile en başta yakın çevresi -ki onu Kanal D ekranına çıkaran zihniyetin naif ve çıkarsız olduğuna inanmak zor gelir bana- ve dahi niyeti bozuk olanların ekmeğine kat kat yağ sürüyordu!
Ahmet Kaya bir imgeydi sevenleri için. Onun sanatından ticari olarak beslenenler içinse imgeden çok daha fazlası... Devrimci söylemler iyi güzel hoş, ekmek teknesi de yürümeliydi bir tarafta… Vapur, Kaya’nın bir Tokatlı izleyiciye “Tokat’tan adam çıkmaz” demesiyle su almaya başladı ve hızlıca battı!
Avrupa’ya gitmeden hemen önceydi sanırım, Jet Fadıl’la nasıl olduysa kesişti yolları! “Proton otomobille klibi yayınlandı, Caprice Otel’de Kanal 7 için konser verdi” diye yazıldı.
Ferhat Tunç, Zaman Gazetesi’ne anlatmıştı:
“Ahmet’le can ciğer dosttuk. Tabii tartışmalarımız, atışmalarımız da olurdu. Bir gün Jet Fadıl için Ahmet, bir televizyon kanalında, ‘Türkiye’nin en delikanlı solcusu, demokratı‘ dedi. Hemen kendisini aradım ve telefonda atıştık. ‘Yahu demokrat olacak başka adam mı kalmadı’ diye takıldım.”
Eğer Jet Fadıl’ın ne menem bir adam olduğunu görmüş olsaydı ona hala en delikanlı solcu diyebilir miydi acaba? Bir röportajında eşinin, “Yaşasaydı MHP’nin konserlerine de çıkardı” dediği Ahmet Kaya, linç edilmesine gerekçe cümlelere babayken nasıl çıkardı MHP’lilerin karşısına?
Başbakan’ın miting konuşmasında Ahmet Kaya’nın adını andığı, Cumhurbaşkanı’nın da Büyük Kültür Sanat ödülüyle onurlandırdığı bir zamandayız artık. “Kaya, kimliğinde ülkenin pek çok farklı grubunu, fraksiyonunu bir araya getirebildi. Kürdü, Alevisi, solcusu, İslamcısı hep severdi Ahmet Kaya’yı. Paris’te sırf Fatiha okumak için mezarına giden bir sürü Türk turist var. Özellikle bugünlerde böyle bir jest, hem kendisine gecikmiş bir iade-i itibar olacak” dendi, ödüle gerekçe olarak… Kim kimin itibarını düzeltiyor acaba? Ahmet Kaya’nın adını sahiplenerek bir devlet kendi itibarını temize çekiyor olabilir mi? Cumhurbaşkanı Gül sever, dinlermiş Kaya’yı. Bu kadar ileri düzey bir sevgi vardıysa, ailesinin her yıl düzenlediği Ahmet Kaya anmasına davetli oldukları halde neden gitmediler peki?
O olaylı gece sonrasında “Vay şerefsiz” manşeti atan Hürriyet’te, Sırrı Süreyya Önder imzalı bir yazı yayınlandı geçenlerde. Birkaç kez anlamlıydı bu yazı…
Önder’in satırlarıyla noktalayayım bu yazıyı, ona da teşekkürü borç bilerek:
“Ahmet de bu ülkede tıpkı Hrant gibi, Yılmaz Güney gibi, Sabahattin Ali gibi bir riyanın aynası oldu. Şimdi ne zaman bir ‘öteki’ aşağılansa, bilirim ki bir yerde, artık pek de kullanılmayan bir Ahmet Kaya kasedi daha ömrünü tamamlar, bir bant kopar; ama şarkı bu ya susmaz. Çünkü bu memleketin kendilerini başkalarının kanıyla yücelten geleneğine karşı ancak bir türkü ya da bir şiir direnebilir. Ahmet böyle bir tarih, böyle bir ülkedir işte. Onun o ‘sevgili ülkesinde’, gün gelir, ona ‘Yavşak’ diyen bir basının orta yerinde, Kürt’ün, Türk’ün, Ermeni’nin, Alevi’nin, sosyalistlerin, oylarıyla Meclis’e girmiş bir garip vekil, Ahmet Kaya’yı onu anlamış gibi yapanlara anlatır. Ahmet sınırlarını ‘kalemle’ çizemeyeceğiniz bir ülkedir. O ülkenin sınırlarından ancak ruhu sevgiyle, merhametle ve devrimle yıkanmış çocuklar hiç gocunmadan geçebilir”
Nokta.