Zaman kırıldı, kum ve cam birbirine karıştı. Senin yaşamını alıp üstüme giyindim, senden kalan bir elbiseyi üstüme giyinir gibi. Büyük geleceğini ya da içinde kaybolacağımı bilemeden giyindim her şeyi.
Evet, böyle oldu ablam, kız kardeşim benim, her şey böyle oldu. Ama sonra çoğaldın sen, senden doğan birçok Sarya’lar duydum, yeni bir yaşama merhaba derken yeni bir isim isteyenler aldı senin adını, sonra yeni doğan kız çocuklarına verildi adın. Çoğaldın çoğaldın böylece. Toprağa düşen bir çiçek tohumunun rüzgarla uzaklara savrulması, oralarda başka çiçeklerin açmasıydı artık adın.
Sana yazmak isterken hep çekingendim, senin şeyleri anlatmadaki ustalığın, bir ressamın renkleri yan yana getirirken ki ustalığı neyse o. Bu bende yok bilirsin. Seni bu yüzden bu çorak, bu renksiz kelimelerle anlatmak istemiyorum. Sen coşkun bir ırmak gibi akardın yazarken, bu yüzden seni en güzel senin kelimelerin anlatır. Ben sadece sana olan özlemimi yazabilirim sana.
Bir filmde duymuş ya da bir yerde okumuştum; insan sevdiği birini kaybettiğinde önce yüreğinde kocaman bir ateş yanarmış, kişinin yüreğini, bedenini kavuran bir ateş. Sonra zamanla o ateş azalır azalırmış. Bir mum ateşi gibi yanarmış. İşte o mum söndüğü zaman kişi gerçekten de ölürmüş artık. Sevdiklerinin yüreğinden silinmek, hatıralardan, hafızalardan silinmek, ölüm bu olsa gerek. Ama ben bu soğuk kelimeyi sana hiç yakıştıramadım ki, seninle beraber aynı cümle içinde bu kelimeyi hiç kullanmadım.
Sen benim hep yaşayan yanım oldun, öfkelenen, inat eden, seven, aşık olan, özleyen, şiiri seven, ki şiiri ben seninle tanıdım, Aragon’un Elsa’sının gözlerini, Mayakovski’nin pantolon giyen bulutunu, o yakışıklı şairin Lili’ye olan aşkını, sonra öfkesini, mücadelesini, zaferini ve yenilgisini, Murathan Mungan’ın Lanetleyen Geyiklerini, Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlığını… Yazma istemim seninle depreşti, senin geceleri bana okuduğun şiirlerinle. Ne de güzel yazardın ve hep yazmışsın sonradan duyduğuma göre. Bir ırmağın sesinde, gecenin sessizliğinde ve seslerinde, dolunayın ışığında ya da bir ateşin yüzüne vuran sıcaklığında, akıp giden bulut sürüsünün altında hep yazmışsın. Onları okumayı ne çok isterdim.
Sadece iki şiirine ulaştım sonra, “Irmak” ve isimsiz şiirin “benliğimde tüm çağlar kapatıyor zamanlarını” diye başlayan, o nehir gibi akan şiirin, ihaneti anlattığın şiirin. İhanet insan evladının en karanlık noktası, Camısan’ın Şahmaran’a olan ihanetini bilirsin. Sanırım bu yüzden Şahmaran masalı ile çok ilgilendin. Ondan bir oyun yaratmak istemişsin, duydum. Annemin genç kızlığında beyaz elbisesine işlediği o yılanların şahını, güzel kadını ihanet yok etmişti. Belli ki Şahmaran masalını dinlerken ya da okurken ihanetin neden olduğu ölümleri düşündün, o güzel kadınları.
İşte bu şiirin her şeyi anlatıyor;
“……
Ey içimdeki telaşlı çocuk
Acele etme
Durmuyor dünya
Daha yaşanacak çok zaman var
Acıya da, kedere de
İstemediğin kadar yer var
Ey içime sığmayan heyecan
Ateş yüklü kızgın sac
Soğut kendini, sihir bitti
Ölüleri çoğalıyor halkımın
Gittikçe hızlanan yağmur gibi
Yetişemiyor hiçbir şey
Çaresiz, altında sırılsıklam ağlayarak
Katılacaksın yağmura
Kara bir hançer saplandı omzumuza
Kardeşten değil, kalleşten
Yüzyıllar boyu kucağında
İhanet büyüten
Sorma kelimeler anlamsız…”
Evet, Sarya, kızkardeşim ihanet bırakmadı hiç yakamızı. Ama sen yine de “yaşamın her noktasında her alanında an be an küçük başarılardan büyük başarılara ulaşmak” için çabaladın. “Büyük bir zevkle yaşama bağlandın, doğaya aşık oldun.”
“İstanbul’un o köhne semtinde hep Ağrı’yı düşlemiş ve boğucu kentte nefesinin kesildiğini anladığı gün geriye, kaynağa dönmeye karar vermiş.” Bu sözler, senin Baran’la beraber yazdığın “Serhat’ın Yüreği” kitabından alıntı, bunu Leyla adlı bir kadın gerilla için yazmışsın ama biliyorum ki bu sözlerle kendini anlatıyorsun aslında. Kaynağa dönmek, bir ırmak gibi… Bu senin yürüyüşün, “zamanın, yaşamın ve ölümün ötesiydi yürüyüş” senin yürüyüşün gibi.
Daha 95 Nisanı’nda yazdığın bir yazı duruyor önümde, “Ülkesi işgal altında olan bir sanatçı nasıl yaşar? Ülkesi işgal altında olan bir sanatçı nasıl ölür?
Masasının başında başka bir dünya içinde her şeyden uzak ve vicdan azabıyla mı?
Yoksa Marti gibi atının sırtında savaşa mı katılır. Sonra geceyi bekleyip ay ışığının ve sonsuz gökyüzüne boylu boyunca uzanan yıldızların ışıltısıyla mı yazar…”
“Dünya banarken beyaz ekmeği kırmızı şaraba
ve kanı çekilmiş soğuyan vücudumla
uzaklaşırken ben,
yeni doğanların tutuşur bakışları” Jose Martin’in bu dizilerini eklemişsin yazıya, kendini mi anlatmışsın daha 95’te, geleceği gören bir kahin gibi, kendi geleceğini…
“ve savaş derse bize: çaldı saatin/yarım kalacakmış kitaplarımız, kalsın…”
Karelya bölgesindeki bir çatışmada ölen Sovyet şairi. Henüz yirmi yaşında soğurken bedeni geride bir dizi şiir bırakmıştır. Smolneski hiç mi hiç tanımadığı insanlar için üzülür:
“Gencecik ölen
Şafakta ya da geceleyin
ve beceriksizce üstelik
Beceriksizce ölen
yazdıkları satırı bile bitiremeden
ve sevmeyi
ve eylemeyi
Yarım bırakıp ölen
Gencecik insanlar için...”
“Sonra kendisi de katılır yazdıkları satırı bile bitiremeden ölen gencecik insanlar kervanına.”
İşte bunlar senin kaleminden dökülen sözcükler, cümleler. Sarya, sen ne çok bilgesin, kendini ne çok anlatmışsın, şimdi dönüp baktıkça bütün parçaları toparladıkça ortaya çıkıyor o büyük resim, senin resmin.
“Savaş hayatın yoğunlaşmış biçimidir, sanatçı olmak bu yoğunluğu yaşamaktan, yansıtmaktan, tanımaktan ve bir yol çizmekten geçer.”
“Olmak: durmaksızın işleyen iki saati olmalı sanatçının: Yürek-us. Sekmeyen, ürkmeyen iki saat.”
“Savaşın ve sanatın ölüm sessizliğine dönüşmemesi için çorba kaşıklarımızı çöpe atıp mızrak gibi kullanmak gerekiyor kalemlerimizi.”
Bunları 20 yaşının bilgeliği ile yazmışsın Sarya, sana hep Sarya dedim, ama sen hep Nursen’din benim için, çocukluk arkadaşım ve ablam Nursen. Seni anlatmak ne zor değil mi? Sen zaten anlatıyorsun kendini yazdıklarınla, yürüyüşünle ve dansınla.
Evet, aşk sendeki, gerçek aşk, buradayken yüreğinde büyüttüğün tüm aşklardan daha büyük bir aşk, onları aşan, doğayı, insanı, fedakarlığı, sanatı içine alan bir aşk. Böylesi bir aşka da ancak senin gibi “güzellikleri yaratan ve yaşamı sıradan bir yürüyüşle geçiştirmeyen” gerçek bilgeler ulaşabilirdi değil mi?
*Seni özleyen kardeşin
NOT: Tırnak içindeki italik yazılar Nursen’e (Sarya) aittir. Koyu renk ile yazılmış dizeler ise O’nun yazılarında kullandığı çeşitli şairlere ait şiirlerdir.
NURSEN İNCE (SARYA)
15 Şubat 1975 yılında Kars’ın Arpaçay İlçesi’ne bağlı Carcı Köyü’nde dünyaya geldi. Beş kardeşin üçüncüsüdür. Babasının tayini üzerine Burdur’a yerleştikten sonra, ortaokul ikinci sınıfa kadar Burdur’da okur. 1988 yılında ailesinin yaşadığı maddi sıkıntılar nedeniyle İstanbul’a göç ederler. Kalan eğitim hayatına İstanbul’da devam eder ve meslek lisesinde okur. 1992 yılının sonlarına doğru ülkeye gidiş yapan ağabeyinin yerini devralarak MKM folklor biriminde çalışmalara başlar. Çalışmalarını 1994 yılının sonlarına kadar MKM’de sürdüren Nursen, 1994-95 yıllarında Özgür Ülke gazetesinin önce muhasebe bölümünde sonra da kültür sanat sayfasında çalışmaya başlar. Yine aynı dönem, MKM’nin sahnelediği “Govenda Hilo” oyununda ismini aldığı Sarya karakterine hayat verir. Sarya 1995 yılının Eylül ayında özlemini duyduğu ülkesine yol alır. Yazınsal ve sanatsal çalışmalarına ülkede devam eder. 16 Kasım 1997 günü yıldızlaşır.
GÜLER YÜKSEL İNCE: SARYA’ YA…