
Bu nedenle çok çok saygı duyup, 18-19 yaşının delişmenliği ile kavga ettiğim, kırdığım, ama yine de çok sevdiğim büyüklerim de oldu benim. Yılmaz amcam nur içinde yatsın...
Hayatı boyunca tanıştığım iki mücadele annesi, bu açıdan beni çok etkilemiştir. Biri bir Laz'dı; emekçi, bilinçli.. Ta Kızıldere’de bedel ödemişti. Kızının hep arkasında durdu, ne baskılar ne gözaltılar yıldırabildi onu. Kızı mücadeleyi bıraktığında küsmüştü ona... O derece devrime kilitli bir kadındı.
Diğeri ise Gülizar Anne, ki bu yazı ona adanmıştır.
Erzurum kışını ısıtan güneş
Sene 1993... Nevşehir Cezaevi'nden Erzurum’a sevk olmuşuz. Kış, bildiğiniz kış değil; Erzurum kışı. Havalandırma kar dolu, bırakın açık havaya çıkmayı nerede ise koğuşu havalandırmak dahi mesele. Kar, pencere hizasında.
Böyle soğuk bir günde gardiyan, "yeni gelenler var" dedi. Karşılamak için koğuşun kapısına gittik. İçeriye önce başörtülü bir ana girdi, ardından kaşları tıpatıp ona benzeyen bir genç kadın. O sıralar sürekli Kars’tan geliyorlardı. "Kars’tandırlar herhalde" diye düşündüm ilkin.
Ana bizlerle karşılaştığında hemen ısındı, sarıldı, öptü. Kızı, biraz daha soğuktu ona göre.
Hemen çay demlendi; yorgunluk çayı. Sohbette sözü onlara verdik.
Dêrsim’den geliyorlardı. Ananın adı Gülizar... Anlattı, anlattı, anlattı... Bir tutuklanmasını anlatıyor, sonra dönüyor seksenlerden benzer bir anıya. Yetmiyor çocukluğunun Dêrsim Katliamı'nı, Haydaranların direnişlerini anlatıyor, daldan dala... Dinlerken düşünüyorsunuz, bir yaşama bunca baskı ve zulüm nasıl sığar diye...
Karakolda onu sıcak çaydanlıkla tehdit eden subay nasıl da benziyordu köyünde canlı bırakmayan askerlere. O, dağlara sığınmayı bir kız çocuğu iken öğrenmişti ve o hayatlarını kurtaran mağara, sığındığı dağın yüreği idi. Bugün belgesellerde, kitaplarda, anlatılarda dinlediğimiz Dêrsim Katliamı'nı ben ilk Gülizar Anne'den ve hem de üzerine çok konuşulmadığı yıllarda dinledim. O mağaradan kurtuluş hikayesi, onun dağın kalbiyle olan anlaşması idi. Siz deyin bir yaşanmışlık, ben zulüm sarmalı diyeceğim adına. Yaşamı, gördüğü zulüm ile gösterdiği direniş arasında hep bir döngüde gitti onun.
Gazete tutkusu
Çocuklarını tek tek birer köşesine dağıtmış mücadelenin. Biz günlük haber almak için okurduk ya gazeteyi, o çocuklarından mektup beklerdi; bir ses seda gözlerdi gazete sayfalarından.
Gazete, akşam dörde doğru ulaşırdı koğuşa. O, kapıda beklerdi gazeteyi. Eline alıp tek tek dolaşırdı kızları; "Kimin işi yok, kim bu akşamki gazete nöbetçisi?" Koğuşta zamanla akşam çilesine döndü onun gazete tutkusu... Okuma yazma bilmiyordu, gazeteyi okumak değil kelimesi kelimesine ezberlemek istiyordu. Birkaç kere gazete nöbeti bana da denk geldi. Spor sayfasına kadar her sayfa inceden inceye okunur. İlk sorusu "Oğlum yazmış mı?" Eğer yazmışsa, ilk önce onun yazısı okunacak, Gülizar Anne'nin anlamadığı noktalar açılacak, yorumlanacak.
Sonraki soru; "Avrupa’dan haber var mı?" O dönem büyük oğlu da Avrupa’da tutuklu. Avrupa haberleri de taranıyor, oğlunun haksız yargılanmasını protesto eden her haber, onun tarafından sevinçle karşılanıyor.
Ardından 'Şark Cephesi' haberlerine bakıyoruz. Çünkü yüreğinin bir yanı da orada, Serhad'da..
"Ana spor sayfasını geçelim mi?"
"Yok yok oku, belki bir haber vardır."
Dedim ya, ondaki gazete hevesi zamanla koğuş için bir çileye döndü. Saatlerce süren gazete inceleme faaliyetinden kaytarmaya başladık. Evet ben de aralarındaydım, okunacak öyle çok şey vardı ki!
Bir gün artık gazete okutacak eleman bulma sıkıntısı onun da canına tak etti sanırım. Geldi, bir defter istedi. Komünde vardı, verdik. Bir de kalem aldı. Protestonun alası başladı; "Okuma yazma öğreneceğim. Böyle olmuyor; bir gazeteyi dahi okuyamıyorum" dedi. "Ana biz sana okuruz, hadi getir gazeteyi" demelerimiz de fayda etmedi. Defterli protesto bir hafta kadar sürdü. O deftere harfler çiziktirdi. Ama gazeteler ve çocuklarından alınacak haberler birikiyordu. Koğuşta okuma yazma bilenler arasında işi sıraya bağlayarak çözdük sorunu. Ben gazeteci olduğum için tutukluyum. Birkaç yıllık gazeteciyim, o zaman böyle bir gazete sevdası görmüşlüğüm yok, hala da yok.
Özgür Gündem’in en sıkı takipçilerinden biriydi kesinlikle.
Ayrıcalık istemezdi
Kendisine de acımasızdı. Temizlik listesine yazmazdık adını ama illa alır bir süpürge, bir köşeyi temizlerdi.
Yanlışımızı gördüğünde hepimizi paylardı ama en çok da kendi kızına acımasızdı. Bir koğuşun içerisinde kızına küstüğü bile var. Öyle dosdoğru bir insandı.
Daha çoğu genç olan kadın tutuklulara verdiği dersler şimdi geçiyor gözlerimin önünden. "Avukat gibi olun kızım, hakkınızı savunun" öğütleri, eminim hepimizin kulaklarındadır hala.
O yıllar Erzurum Cezaevi'nde direniş günleri. En ufak hakkımızı bile açlık grevleriyle alıyoruz. Diğer cezaevlerinde sıradan hak olarak kabul edilen; mesela sayım vermeme ya da mutfakta ocak hakkı gibi en ufak taleplerimiz için günlerimiz açlık grevlerinde geçiyor. Onun aç kalmasına gönlümüz razı değildi. Bozulurdu onu açlık grevlerinin dışında tutuyoruz diye.
Öğle yemeği sonrası ve akşam sohbetlerimizin kısa sürede anlatıcısı o oldu. Onda anlatılacak anı bitmezdi. Çocuklarını kavgaya gelin ve damat etmesi ile övündüğü anlar, en hoş anlatılar olurdu. Her anne gibi biraz da kaynana idi tabii; damadının bile dağları seçmesiyle övünürdü. ''Çok konuştum onunla çoook..’’ diye özetleyebileceğim anlatıları sonrası bizleri güldürür, illa ki ''Gülizar Ana kaynana dırdırından dağa çıkan ilk damat seninkidir herhalde’’ der, gülerdik hep birlikte.
Hepimize anneydi. Çocuğunun gezindiği dağlarda gezinmiş kadın gerillaları öper öper, koklardı. Hele bir Latifemiz vardı henüz 13 yaşında. Onu koltuğunun altından uzaklaştırmazdı. Mücadele oyun değildi, 13'ünde Latife'nin yaşını büyüterek, büyüklerin kurallarına göre yargıladılar. Ne belalar okudu devlete, Latife'nin uydurma kemik yaşı raporu geldiğinde.
Tahliyemden kısa bir süre sonra, o güzel yürekli ananın da tahliye edildiğini öğrendim. Hemen hemen aynı dönemlerde yollarımız Avrupa sürgününde de kesişti. Görüşemedik ama sürekli geldi haberleri. Hep ölüm yokmuş gibi erteledik buluşmaları.
En son haber soğuk ve yağmurlu bir havada geldi. Yüreğim kendine dar geldi. Yıllar geri aktı; Erzurum’daki o soğuk koğuşun duvarlarını ısıtan yüzü geldi gözlerimin önüne. Zulme ve direnişe sarılmış sarmalanmış o yaşamı düşündüm.
Bir kez daha öksüz kalmak gibi bir duyguydu.
Bir çınarın gölgesi daha eksildi yaşamımızdan, direnişimize nefesini katarak bir tüy gibi geçti yanıbaşımızdan. Hepimizin başı sağ olsun.
ELİF YILDIRIM