SARA AKTAŞ
“Oğlunun kesik başına elini uzattı, gözlerini okşadı ve yüksek sesle: ‘Bu benim tosunumdur, buna ben bugün için süt verdim. Eğer Kürdistan davası uğruna bu suretle ölümünü görmeseydim, sütümü kendisine haram ederdim’ dedi…"
Nuri Dersimi, 1927’de Ağrı isyanına katılan ve ayaklanma sırasında tutuklanarak Muş Cezaevi'ne konulan Gülnaz Hanım'ın isyan sırasında vahşice öldürülen kardeşinin ve oğlunun kesik başlarıyla karşılaşmasını böye anlatıyor tarih sayfalarında. Bundan yüzyıl sonra aynı acının bir başka versiyonunu 2017’de yaşamını yitiren Agit İpek’in cenazesinin parçalarının bir kargo ile 10 Nisan 2020’de annesi Halise İpek’e teslim edilişinde yeniden yaşadık. Ne yazık ki bu ülkede anneler bağlamında faşizmin tarihinin, tüm insani değerlerin çoktandır yerini vahşete bıraktığı bir acımasızlık tarihi olduğunu yakın zamanda sık sık deneyimledik. Cenazelerin vücut bütünlüğünün bozulması, özellikle kadın cenazelerinin tanınmayacak hale getirilerek teşhir edilmesi, cenaze sahiplerinin çoğuna poşet içerisinde yanmış insan bedeni ve kemiklerinin verilmesi, katledilen cenazelerin mezara konulmasına bile izin verilmeyerek sokaklarda çürümeye terkedilmesi ve buna şahit olan annelerin yaşadığı tarifsiz acılar belleklerimize kazınırken, aynı annelerin inanılmaz direnişine ve dirayetine tanık olduk.
1990’lı yıllardan itibaren yaygınlık kazanan Kürt gençlerinin cenazelerini vahşice parçalayan, teşhir eden, cenazelerine saldıran ve kaçıran özel savaş uygulamaları giderek daha da yaygınlaşarak insan aklının alamayacağı çeşitlilikte devam etti. Çok uzağa gitmeden sadece 2015- 2017 tarihleri arasında uygulanan sokağa çıkma yasakları sırasında abluka altındaki kentlerde neredeyse bütün cenazelere yapılan ortak saldırılar aynı vahşetin süren ve sıradanlaşan hali oldu.
Muş’un Varto ilçesinde de Ağustos 2015’te Ekin Wan’ın cenazesi, çıplak bir şekilde sokak ortasında teşhir edilerek basına servis edilmişti. Şırnak’da Ekim 2015’te Hacı Lokman Birlik, yaralı bir halde bedeni zırhlı araca bağlanıp sürüklenmişti. Cizre’de katledilen 10 yaşındaki Cemile Çağırga’nın defnedilmesine izin verilmediği için annesi bedenini buzdolabında bekletmişti. Şırnak’ın Silopi ilçesinde Aralık 2015’te katledilen Taybet İnan’ın cenazesi 7 gün sokak ortasında bekletilmişti. 17 yaşındaki Rozerîn Çukur Diyarbakır’ın Sur ilçesinde Ocak 2016’da katledilmiş, cenazesi günlerce yerde kalmış, çocuklarının cenazesini almak için açlık grevinde olan annelerden Elif Öğüt, "Çürütmeyin onların tertemiz bedenini, çürütmeyin insanlığı" çağrısında bulunmuştu. Katledilen 3 aylık bir bebek olan Miray İnce, zulmünün sembolü olarak toplumun hafızasına kazınmış, morgda yer kalmadığı için yaşamını yitiren bir başka kadının kucağında günlerce bekletilmişti. Ve Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenazesi defnedilmesine izin verilmeyerek mezarından çıkarılmıştı…
Kuşkusuz bu tarifsiz vahşet örneklerinin amacı; sadece basit bir öfke ve nefretle açıklanamayacak kadar köklü ve derindir. İnsanların ruhu üzerinde kalıcı bir etki bırakarak bir daha asla karşı koymamalarını ve koşulsuz teslimiyetlerini sağlayacak, itaat etmeyenlerin başlarına neler geleceğini en acılı yoldan gösterecek, korkuyu kalıcı ve baki kılacak kadar eski savaş stratejisidir. Tıpkı Perseus’un Medusa’nın kestiği başını kalkanına taktıktan sonra korku salarak itaat sağlamak istemesi gibi… Tıpkı Osmanlı ordusunun beşiktekini beşikte, eşiktekini eşikte zihniyeti ile yaptığı temizleme operasyonları gibi… Tıpkı Ruanda’da bir milyona yakın Tutsi’nin öldürüldükten sonra parçalanmasındaki barbarlık gibi… Bu bir savaş stratejisidir ve altın kuralı ise karşı gücün direnme gücü ve isteğini tamamen kırmaktır.
David de Breton, ‘Acının Antropolojisi’ isimli kitabında "Bir insanın ya da bir devletin gücü; verebileceği acıların toplamıyla ölçülür. Acı çektirme özgürlüğü iktidarın gölgede kalmış yüzüdür" der. Bu açıdan Türk faşizminin, onur çiğneyerek sergilediği bu vahşet, mutlak itaat için insanların belleklerinde silinmez izler bırakmayı, kimlik duygusunu parçalamayı amaçlasada; Gülnaz Hanım’dan Halise İpek’e kadar her türden barbarlık ve zülüm insanlık suçu olarak Kürt annelerinin belleğinde yer edinmiş ama aynı zamanda direngen bir damar yaratmıştır. Bu bakımdan Kürt kadınları ve anneleri için, bu vahşet zulmün başardığı bir fetih ve ele geçirilmek değildir, tüm acılara rağmen bükülmeyen bir onurun adı, kesintisiz bir direnişin gerekçesidir. Bu vesile ile onurlu bir Kürt annesi olan Halise İpek’ın şahsında tüm Kürt annelerinin önünde saygıyla, minnetle eğiliyorum…