Geçtiğimiz 18 Mart’ta, Paris Komünü’nün her geçen yıl giderek daha da artan bir ilgiye mazhar olduğu yıldönümlerinden birine daha tanık olduk. Ezilenlerin tarihindeki önemli bir anın çoşkusunu yeniden hatırlamak gayet doğal bir durum tabii ki. Lakin son yıllarda dünyalı sistem karşıtları asıl olarak bu deneyimde dikkat çekici başka bir arayışın da izini sürüyorlar. O da dünyayı nihai olarak değiştirebilecek kırılmanın devletsiz bir toplum modeliyle gerçekleşebileceği düşüncesinin ilhamı. Üstelik her 18 Mart’ta biraz daha fark ediyoruz ki onu zamanla bastırarak kendimizi gerçeğe hasret bırakan da bizzat bizmişiz. Bugün bu ilhamı tazelediği genel kabul gören iki hareket var. Bu iki hareket Zapatistalar ve ağırlıklı olarak Rojava’daki etkinliğiyle Kürt Özgürlük Hareketi. Ayrıca onlar mücadeleleriyle üstünde durulmayı fazlasıyla hak eden bu dünya görüşünü 20. yüzyıl solculuğunun beklediği praksis testinden de geçirdi. Belki de en çok bu yüzden bir yüzyıl boyunca ütopya varsayılan görüşler yeniden ciddiyetle ele alınır hale geldi.

Fakat eğer 20. yüzyılın yaygın sol politik paradigmaları etkisindeyseniz bugün bile Marx’ın (örneğin anarşistlerin aksine) ‘devletli kurtuluş’ öngördüğüne inanıyorsunuzdur. Bunun en önemli nedeni de politik kimliğin temsiliyetini üstüne almak isteyen tarihsel figürlere teslim oluşunuzdur (buradan yola çıkınca Paris Komünü’nün mütevazı komünarları olan 19. yüzyıl devrimcileri “komünist” sıfatının sonraki yüzyılda kimlikleşerek berbat karakterlerce fethedildiğini görmedikleri için şanslıymış diye düşünmek de mümkün). Her şeye rağmen bu yanlıştan dönerek kendi kanaatlerimize de ayna tutacak bir mantık sorgusu yapabiliriz. Örneğin eylemci Marx, bir Lenininst, Maoist, Bolivarcı, Castrocu, Nasırcı, Ho Amcacı, Enver Hocacı, Titocu, Galiyevci, Humeynici vb olamayacağına göre Marx hakkındaki doğru bakışı bu tür figürlerin yansıttıklarından veya aktarımlarından değil yalnızca onun düşünceleri ve mücadelesi içinden bulabiliyor olmalıyız.

Böylece ‘komünar Marx’ın (ve elbette dostu Engels ile) ‘devleti benimseme’ meselesine gelinebilir artık. Michael Heinrich, ‘Grundrisse ve Kapital’den Sonra Marx’ın Devlet Kuramı’ adlı makalesinde (*) “Marx, Kapital’in birinci cildinde ücret-biçimini analiz ederken hem emekçilerin hem de kapitalistlerin bütün adalet ve özgürlük tahayyüllerinin, aldatıcı ücret-biçiminden (sanki emeğin karşılığı verilmiştir de artık  emeğin fiyatının adil olup olmadığı tartışabilirmiş gibi) türediğinin ipucunu (daha fazla ayrıntıya inmeksizin) verir. Bu bakış açısını genelleştirebiliriz. Ücret-biçimi, Marx’ın 3.üçüncü cildin sonunda yaptığı Üçlü Formülün ana ögelerinden biridir. Bu ise sadece kapitalist üretim sürecinin sahte görünüşünü (üretim sürecinin üç faktörünün işbirliğiyle her bir faktör, ortaya koyduğu katkının karşılığını alır) açığa vurmakla kalmaz, aynı zamanda sınıfların işlevselliğine ve de pozisyonuna yönelik muhayyel bir görüntü sunar. Söz konusu bu sunumlama şeklinin Üçlü Formülasyon halini almasından sonradır ki Marx, artık bilimsel bir ifadeyle (yani daha önce yaptığı şekilde taslak olarak değil) sınıflardan bahsetmeye başlar. Her ne kadar Marx tarafından bunun bir taslağı çıkarılmamış olsa da bence şurası gayet açık: Üçlü Formülasyonun sihirli gündelik dünyası, ideolojik anlatılarda yer almayan fakat kapitalist toplumların yapısal özelliği olan hayali “millet” topluluğunun anlaşılmasını sağlar.” der. Ayrıca "Buradan çıkarabileceğimiz ilk sonuç, bizatihi gayriresmi egemenlik yapısını korumak zorunda olan devletin esasen kişisel egemenliğe dayanamayacağı, Heide Gerstenberger’in ifadesini kullanırsak “öznesiz iktidar” (subjektlose Gewalt) olması gerektiğidir."

Ayrıca “Fransa'daki gelecek devrim girişiminin, şimdiye değin olduğu gibi, artık bürokratik ve askeri makineyi başka ellere geçirtmeye değil, ama onu yıkmaya dayanacağını belirtiyorum.” ifadesi Marx’a aittir(**).

Tabii Engels’in sözlerini de eklemek gerekli: "... Halkçı devlet özgür bir devlet şeklini almıştır. Bu terimlerin gramer anlamına göre, özgür bir devlet kendi yurttaşlarına karşı özgür olan devlettir, yani despotik bir hükümeti olan devlettir. Devlet üzerine bu gibi gevezeliklere son vermek gerek, (özellikle sözcüğün tam anlamıyla bir devlet olmayan Paris Komünü deneyiminden sonra. Daha Marx’ın Proudhon'a karşı kitabından beri ve sonra da Komünist Partisi Manifestosu'nda sosyalist toplumsal düzenin kurulmasıyla devletin kendiliğinden dağıldığı ve yok olduğu açıkça söylenmiş olmasına karşın, anarşistler, yeteri kadar "halkçı devleti" kafamıza çalmış durmuşlardır. Devlet, savaşımda, devrimde devrim düşmanlarını bastırmak için yararlanmak zorunda olduğumuz geçici bir kurumdan başka bir şey olmadığına göre, özgür halkçı bir devletten söz etmek saçmadır: Proletaryanın devlete gereksinmesi [altı Engels tarafından çizilmiştir] olduğu sürece o, bunu, özgürlük için değil, hasımlarını altetmek için kullanacaktır. Ve özgürlükten söz edilmesi mümkün olduğu gün devlet, devlet olarak kalkmış olacaktır. Onun için biz, devlet [altı Engels tarafından çizilmiştir] sözcüğünün yerine her yerde "topluluk" (Gemeinwesen) gibi Fransızca "komün"ün karşılığı olan mükemmel bir eski Alman sözcüğünün kullanılmasını önermekteyiz." (***)

Devrim tahayyülü için yeniden hatırlanmayı bekleyen bir patika var. Bizi ekonominin merkezden yönetimi demek olan devletler yerine emeğin özyönetimine dayanan güçlerle kurulacak yeni bir dünyaya taşıma ilhamı veriyor. Gelecek unutulan geçmişte saklı. Hatırlanmayı bekliyor.

*: https://viraverita.org/yazilar/grundrisse-ve-kapitalden-sonra-marxin-devlet-kurami

**:http://www.kurtuluscephesi.com/marks/mektuplar1.html#m8

***:http://kutuphane.halkcephesi.net/Lenin/burjuva%20demokrasisi%20ve%20proleterya%20diktatorlugu/bebelse%20mektup.htm