
Bilim-Teknik / GÜNDEMİ / HAZIRLAYAN: DOÐAN BARIŞ ABBASOÐLU
Su hayatın kaynağı. Dünyada bildiğimiz formuyla yaşam su olmadan hiçbir şekilde mümkün değil. Ne kadar su içmemiz, ne kadar sıvı almamız konusunda çok sayıda farklı görüş olması ise oldukça şaşırtıcı. Birçok insan günde, susuzluk hissedelim ya da hissetmeyelim, en az 2 litre su içmemiz gerektiğini savunuyor. 2002 yılında Dartmouth Tıp Fakültesinden Heinz Valtin bu iddianın kaynağının peşine düştü. En sonunda 1974 yılında yayınlanan bir kitapta günde 6-8 bardak sıvı tüketilmesi yönünde bir tavsiyenin yer aldığı kitaba ulaştı. İşin tuhaf tarafı hiçbir bilimsel yayında böyle bir tavsiye yer almıyordu. Sıvı tüketimi konusundaki en belirgin tavsiyesi ABD Bilimler Akademisinin tüketicilere yönelik yayınladığı bir kitapçık. Burada insanlara vücutlarını dinlemeleri ve susuzluk hissettikleri an sıvı tüketmeleri gerektiğinin dışında da hiçbir tavsiye verilmiyor. Genel olarak da susuzluğunuzu dinlemek dışındaki ek sıvı alınımı pek bir işe yaramıyor. Su ne cildinizden toksinlerin atılmasını kolaylaştırıyor ne de kabızlığı önlüyor. Öğünlerle birlikte içilen su dolgunluk hissini arttırarak kalori alınımını azaltıyor. Belki bilinen en bariz faydası. Sıvının az alınması ve vücudun dinlenmemesinin zararları ise çok ciddi. Suyun yeterli oranda alınmasının kalp hastalıkları, bağırsak ve mesane kanseri gibi oluşumları, yüksek tansiyonu engellediği, böbrekleri koruduğu biliniyor.Çok aşırı su tüketiminin da zararları var. Yarışlar öncesinde çok fazla su yüklemesi yapan maraton atletleri zaman zaman sodyum oranının aşırı düşmesi nedeniyle hayatlarını kaybedebiliyor. Ama bunun için sıvı alınımını çok abartmış olmanız gerekli.
Günlük olarak sıvı alımımızın yüzde 30 kadarı yemeklerden geliyor.
Peki hangi yiyecekte ne kadar su var?
Yüzde 90-99: Yağsız süt, çilek, karpuz, salatalık, ıspanak, kornişon turşusu
Yüzde 80-89: Meyve suyu, yoğurt, elma, üzüm, portakal, havuç, armut, ananas, brokoli
Yüzde 70-79: Muz, avakado, taze peynir, patates, mısır
Yüzde 60-69: Makarna, balık, dondurma, tavuk göğsü
Yüzde 50-59: Biftek, sosi, beyaz peynir
Yüzde 40-49: Pizza
Yüzde 30-39: Ekmek, cheddar peyniri
Yüzde 20-29: Biskuvi, kek
Yüzde 10-19: Tereyağı, margarin
Yüzde 1-9: Ceviz, fındık, krakerler, fıstık ezmesi
Yüzde 0: Şeker
Neanderthaller penisilin ve ağrı kesiciler konusunda bilgiliydi

Neanderthaller konusunda yapılan yeni bir araştırmaya göre modern insanlarla eş zamanlı olarak yaşayan bu türün penisilin etkisi yapan yiyecekler ve ağrı kesiciler konusunda bilgi sahibi olduğu ortaya çıktı.
İspanya ve Belçika’da bulunan Neandarthal kalıntılarını inceleyen bilim insanları ilginç verilere ulaştı. Kalıntılardaki dişler üzerindeki plaklardan alınan örneklerden DNA incelemesi yapan bilim insanları bu türün ağzındaki bakterilerden beslenme alışkanlıkları konusunda fikir edinmeye çalıştı. Belçika’da bulunan türün et ağırlıklı beslendiğini ama bununla birlikte mantar da tükettiğini gören bilim insanları İspanya’daki bireylerin ise bitkilerle beslendiğini ve mantarın da diyetlerinde yer aldığını tespit etti. Mantarların oldukça farklı beslenen bu türler arasındaki ortak besin maddesi olduğuna dikkat çeken İngiltere’nin Nottingham Üniversitesi’nden Hannar O’Regan, bunun oldukça önemli bir bulgu olduğunu ve penisilin etkisi yapan gıdaların bilinçli olarak tüketilmiş olabileceğini söyledi.
İspanya’da bulunan ve genç bir bireye ait olan Neandarthal kalıntılarında yapılan incelemelerde bu bireyin vücudunda ciddi iltihap kaynakları olan noktalar olduğu görülmüştü. Bu bireyin de dişleri üzerinde yapılan incelemelerde penisilin etkisi yapan mantar ve bitkilerle beslendiğini ortaya çıkmıştı. Ancak tek bulgu bu değildi. İncelemelerde bireyin özel mantarlar da yediğini tespit edildi. Bu mantarın içinde günümüzde kullanılan penisilinin doğadaki hammaddesi bulunuyordu. Bölgedeki diğer sağlıklı görülen bireylerin kalıntılarında bu ize rastlanmaması da bilinçli bir kullanımın olduğuna işaret sayılıyor.
Uzaya seyahat başlıyor: Milyonerler önden…

2018 yılında henüz adı açıklanmayan iki milyoner ayın etrafında bir tur atıp dünyaya dönmek için milyonlarca dolarla ifade edilen bir meblağı SpaceX şirketine ödedi. Bu gelişme gelecekteki çok büyük bir sektörün kapılarını açabilir: Uzay turizmi. Ayın etrafında bir tur atmanın bilime kazandıracağı hiçbir şey yok. 21’inci yüzyılda artık insan yapımı uzay araçları Güneş Sisteminin sınırlarını aşmışken Ay’a seyahat artık bir turistik faaliyet olarak nitelendirilebilir. Ancak böyle bir seyahatin bugünkü maliyeti milyon dolarla ifade ediliyor. SpaceX şirketinin geliştirdiği Crew Dragon adı verilen otonom uzay aracına binecek olan iki kişi seyahatleri boyunca tek bir düğmeye bile dokunmayacak. Sağı solu seyredip muhtemelen bir dolu selfie ve daha önce pek az insanın yaşadığı bir deneyim ile dünyaya dönecekler. Her şeyin yolunda gitmesi durumunda çok sayıda insanın adını uzay yolcu listesine yazdıracağı düşünülüyor. Biletlerin fiyatları düşünülürse bunu henüz sadece milyonerler finanse edebilir. SpaceX’in en iddialı projesi ise Mars’a insanlı bir araç göndermek. Bu seyahat için de çok fazla gönüllü var. Ancak hem teknik hem de etik sorunlar projenin hayata geçmesi önünde ciddi engeller.
Takıntının arkasındaki mekanizma konusunda yeni ipuçları

Obsesif insanlar modern psikiyatrinin en kapsamlı çalışma alanlarından birini oluşturuyor. Bilim insanları bugüne kadar takıntıların arkasındaki mekanizmanın ne olduğu konusunda bir çok araştırma yürüttü. En son araştırmalardan biri takıntılı insanlar konusunda ilginç bir noktaya işaret ediyor. İngiltere’deki Hertfordshire Üniversitesi’nden Naomi Fineberg’in başında olduğu bir ekip takıntılı insanların beyninin güvenli ve tehlikeli olan şeyleri ayırt etme konusunda sıkıntı yaşadıklarını tespit etti. Yapılan deneyde obsesif kompulsif bireylerin korkularını sürekli yaşattıkları ve tehlikeli görünen bir şeyin güvenli olduğunu öğrenemedikleri ortaya çıkarıldı. Obsesif bireylerin normal bireylere göre beyinlerinin ventromedial prefrontal kortekslerinde daha az faaliyet görüldü. Deneyler normal bireyler ile obsesif bireylerin eşit oranda korktuklarını ancak normal bireylerin zamanla korkularını aşabildiğini, buna karşın obsesif bireylerin ise korkularını terk edemediklerini gösterdi. Yeni bulgularla birlikte obsesif bireylerin tedavisinde ciddi ilerlemeler sağlanabileceği ve beynin ilgili bölümlerinin uyarılarak takıntılı eylemlerin önüne geçilebileceği düşünülüyor.
Yüksek tempolu egzersiz yaşlanmayı engelliyor

Yapılan son araştırmalara göre yüksek tempoda yapılan egzersizler yaşlanmanın önüne geçmek için izlenebilecek en iyi yöntem. ABD’nin Rochester şehrindeki Mayo Clinic’ten Dr. Sreekumaran Nair’in başında olduğu bir ekip 18-30 yaşları arasındaki bir grupla 65-80 yaşları arasındaki bir grubu yüksek tempolu egzersizlere tabii tuttu. Egzersiz programından önce hücre örnekleri alınan grubun programı tamamlamasının ardından yapılan testlerde egzersizin hücrelere olan etkisi gözlemlendi. Testler sonucunda yaşlı grupta egzersizlerin ardından hücrelerin kendini yenileme enerjisinde yüzde 69 artış görülürken, gençlerde ise bu oran yüzde 49’da kaldı. Üç aylık egzersiz programı yaşlıların hücrelerinin kendini yenileme oranını oldukça arttırdı. Yüksek tempolu egzersiz bununla birlikte akciğer, kalp ve dolaşım konusunda da yararlar sağladı. Yaşlılardaki oksijen kapasitesi yüzde 17 arttı. Egzersizler içindeki ağırlık kaldırmanın en faydalı egzersizlerden biri olduğu tespit edilirken bununla yeni kas dokularının oluştuğu ve solunumu konusunda da ciddi faydaları bulunduğu görüldü.