Günlük yaşamın hercümerci içinde yuvarlanıp giden, anormal durumları kanıksayan topluma dönüştük. Yaşamımıza kast eden, özgürlük alanımızı kısıtlayan uygulamalara refleks gösteremez duruma geldik. Etrafımızda olup biten hak ihlallerine, tutuklamalara, baskıya, işkenceye karşı duyarlılığımız zayıfladı. Ahlaki, kültürel değerlerimize saldırı niteliğindeki girişimlere gerekli tepkiyi gösteremez olduk. Yeni güne uyanırken, yeni yaptırımlarla karşılaşmak artık sıradanlaştı.

Erdoğan diktatörlüğünün faşist uygulamalarına her gün yenileri eklenmekte, her kesimden insan etkilenmekte ve mağdur olmaktadır. Muhalefet babında her sözün, her fiilin suç kapsamında işleme tabi tutulduğu dönemi yaşamaktayız. İş bununla da sınırlı değildir. Hangi meslekten olursa olsun devletin her memurunun, diktatörlüğün emir eri gibi çalıştırılacağı günler pek uzak değil. Mahalle bekçisi, köy muhtarı, bütün kolluk kuvvetlerine kadar, kaymakamdan, valiye varıncaya dek bütün mülki idare amirleri diktatörlüğün emrinde çalışmak zorundadır. İradesi kırılmış, uşak haline getirilmiş hizmetkarlar ordusuna dönüşen bürokrasi yaratılmıştır. Bu orduya yenileri eklenerek büyütülmeye çalışılıyor. Korkuya, baskıya sindirmeye teslim olan, açlıkla terbiye olan her kesimden bireyler de dahil, inşa edilen suç mekanizmasının birer dişlileri olmak zorundadır. İktidarın nesnesi durumuna getirilen, tanrı kralların dışkısından yaratılmış insan müsveddeleri haline getirilen toplum; yaşanılacak toplum değildir. Belleği yitik toplumun neferleri gibi gönüllü kullukta yarışır hale gelinmiştir.

Yaşamak sadece nefes alıp vermek değildir. Onurlu yaşamak, insanca yaşamak, ahlaklı yaşamak olmazsa olmazlardır. Bunun yolunun da direnmekten ve örgütlenmekten geçtiğini unutmamak gerekir. Toplumun; kendisine dayatılan gündemlerin peşinde sürüklenmesi ve günlük yaşamın akışı içinde kaybolup gitmesi, diktatörlüğün değirmenine su taşımaktır. Mücadelesiz tüketilen zaman kayıp zamandır. Diktatörlükle her zeminde hesaplaşmanın zamanı gelmiştir. „Bekle gör“ dönemi kapanmıştır. Yasal zeminde mücadele etmenin imkanları tükenmiştir. Korkmadan yazmanın, söz söylemenin, düşünceyi ifade etmenin, eleştirmenin mümkün olmadığının farkına varılmıştır.

Elbette bu korku imparatorluğu baki değildir ve yıkılması da kaçınılmazdır. Diktatörlüğün hışmına uğramış halk, sarayın duvarlarında gedikler açmanın mümkün olduğuna cesaret ettiği anda bu iş başarılacaktır. Büyük patlamalar için küçük kıvılcımların yeterli olduğunu bilerek Leyla Güven’in zindanda başlattığı açlık grevi eylemine omuz verilmelidir. İmralı işkence sistemine, tecride son verene kadar durmaksızın bu mücadele sürdürülmelidir. Gündemimiz tecrittir. Bu tecridi nasıl kırmalıyız? Faşizmi nasıl yıkmalıyız? sorularına cevap bulmalıyız. Eylemin büyüyü, küçüğü demeden kimin elinden ne geliyorsa pratikleştirmelidir. Tecridin kırılmasına odaklanarak, örgütlü mücadeleyi sürekli hale getirerek faşizm belasından kurtulmak mümkün olacaktır.

Türkiye’nin kaderi bir ölçüde tecridin kırılmasına bağlıdır. Tecridin kırılması demek, demokratik topluma doğru yol almak demektir. Mevcut siyasi, askeri, ekonomik ve sosyal sorunların çözümüne direkt etki yapacaktır. Türkiye’nin en yapısal ve en kronikleşmiş sorunu olan Kürt sorununun çözülmesi halinde Türkiye, kendi kamburlarından kurtulmuş olacaktır. İmralı’ya endeksli sorunların çözümü tecridin kırılmasıyla olacaktır. Bunun başka yolunun olmadığını er yada geç anlayacaklardır. Tecritle sonuç almak isteyenler beyhude bir çabanın içinde olduklarını bildikleri halde bunda ısrar etmeleri akla ziyan bir çabadır. Sömürgeci faşist rejim geri adım atmadığı müddetçe tecrit halkımızın gündeminde olacaktır. Kürtçe deyimle “ya hero ya mero” aşamasında olduğumuz bilinmelidir. Önder Öcalan’ın sağlığı, güvenliği, özgürlüğü Kürt halkı başta olmak üzere demokrasiye gönül vermiş her kesimden insanın ana gündemidir.

Tecrit kırılana kadar bu gündem devam edecektir. Başka gündemlerin halklarımız açısından suni gündemler anlamına geldiği bilinmelidir. Yerel seçim gündemi önemli olmakla birlikte temel gündem değildir. Çünkü seçilmişlerin akıbetleri ortadadır. Ya zindana girme ya da yurtdışına çıkma seçeneği dışında seçenek bırakılmadığı gibi bütün belediyelere kayyum atanarak halk iradesi hiçleştirilmiştir. Elbette yasaların elverdiği hakları sonuna kadar kullanma ve yasal zeminde mücadeleye devam denilecektir fakat bu, tecridi kırmaya yetmeyecektir.

Gezi ruhu en demokratik direniş ruhuydu. Geziciler Erdoğan diktatörlüğünü sarsmaya yetmişti. Tıpkı sarı yeleklilerin Fransa’yı sarstığı gibi. Geziyi deneyimleyerek yeni bir gezi dalgası başlatmak, tecridi kırmakla kalmayacak sarayı temellerinden yıkacaktır. Halklarımızın buna ihtiyacı var.