
Mevsimlerin belleği kuşların cıvıltısını, düşen yaprağın fısıltısını, rüzgarın ıslığını, çocuk seslerini, kadın gülüşlerini en çok da güneşin kokusunu biriktirir belki de… Değdiği her mekana usul usul akan bir sıcak nefestir güneş kokusu… Işıl ışıl bir bakışa eşlik eden yaz güneşinin kokusunda başlayan bir aşktır mesela… Pırıl pırıl bir gülümsemeyi konuk eden kış güneşinin kucağında demlenen bir direniş hikayesi ya da…
Paralel ve meridyenlerin birbirini bütünlediği bir bedende konaklar güneş kokusu… Mekandan öte zamandan önce nefesi kucaklar… Edebiyatta izini sürdüğümüzde rastlarız belki kokunun izlerine… Tom Robins’in Parfümün Dansı buna bir örnektir mesela… Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde ya da Oscar Wilde’nin Dorian Gray portresi… Burada kokunun izini süren yazarların arayışlarına tanık oluruz. Binbir koku var elbette… Her arayışın vardığı bir koku, her tükenişin teşbih edildiği bir koku ya da direnişin ve aşkın atfedildiği kokular vardır mutlaka… Güneş kokusu ise benim yurdumda aşkın ve direnişin kokusu…
Mevsimlerin belleğine mekanın bilgeliğini işleyen güneş kokusu yurdumun dokusuna direniş ile işlenmiştir işte… Rojava bunun en güzel örneğini kuşanır. Bilginin yaşam ve toplum ile olan bağını anlatır. Mekanın sesine kulak verdiğimizde bilgilerimizin ne kadar değiştiğine tanık oluruz. Kobanê’ye olan sevgisini, “Kobanê’nin yolları ağaçları hepsi çok güzel kokuyor. Kobanê benim büyük annem gibi, büyükannemin kofisi gibi kokuyor. Belki de güneş de böyle kokuyor bilmiyorum” diyen Mahmut’un samimiyeti bilginin değerini anlatır bize… Yaşama dokunan bilginin samimiyetini fısıldar Mahmut orada… Direnişin ve umudun kenti olmayı başaran Kobanê’yi büyük annesinin güneş kokan kofisi ile anlatan samimiyete ihtiyacımız var en çok da… Bilginin samimiyetten kopmasının yarattığı travmaları atlatmak için şart bu da…
Ya da Qamişlo’nun Himo ilçesinde bulunan Februniye Kilisesi’nin bahçesinde bulunan ağacın kokusu… Milattan önce yaşandığı rivayet edilse de hala süren bir hikaye olarak anlatılan Süryani Februniye’nin hikayesine kulak verelim bir de. Zamanında sadece kadınların eğitildiği bir manastır ya da tapınak olan yer ondan sonra Romalıların saldırılarına uğruyor. Februniye bir meydanda recm ediliyor. Ancak Februniye’nin recm edildiği yerde bir ağaç yeşeriyor. Halk o ağacı dilek ağacı olarak bugüne kadar koruyup getiriyor. Ağaca dilek ipi astığımızda orayı koruyan amcanın "Ağacın kokusunu aldınız mı? Kan kokuyor… Februniye’nin kan kokusunu kuşanmış bu ağaç" diyor. Şaşırıyoruz. Gerçekten de yapraklarını kokladığımızda kan kokusunu alıyoruz. Amca devam ediyor, “Eskiden güneş ve yağmur kokardı buralar. Kadınların elinin değdiği her yere güneş kokusu sinerdi. Sonra kan kokusu sardı her yeri. Şimdi yine kadın zamanındayız ve yağmur kokusu, güneş kokusu sarıyor yavaş yavaş her yeri." Gözlerimiz mutluluktan ışıl ışıl…
Mevsimlerin belleğinin mekanın bilgeliği ile buluştuğu bir diğer örneğimizde Amudê’ye bağlı kış hazırlıklarımızı yaptığımız küçük köyümüzden… Sadece Rojava’da tanık olduğum makdus adı verilen bir kahvaltı çeşidi var. Komşularımızla beraber yapıyoruz. Bu mevsimde yapılıyor. Patlıcanların küçük olmasından, kaynatılmasından, suyunun tamamen alınmasından başlayalım içinin hazırlanmasına, cevizlerin tazeliğine, zeytinyağının miktarına kadar çok incelik isteyen bir yemek. Patlıcanları kaynattığımız suyu toprağa savurmak istediğimizde annenin eliyle engel olması dikkat çekiciydi. Ve hemen oracıkta söylediği şey önemliydi, “Dur dökme su sıcak toprak acır”… Toprağı hisseden bir bilgelik…
Mekanın sesine kulak verdiğimizde bilgilerimizi neden gözden geçirmemiz gerektiğine bir kez daha tanık oluruz. Mevsimlerin belleğinde biriken bilgileri dinlemek toprağın, suyun, ağacın, büyük anne gibi kokan Kobanê’yi hissetmenin bilgisine ulaşmanın da yol ve yöntemini gösteriyor bize…