2000 yılında F tiplerine karşı ölüm orucu başlatan tutsaklara 'hayata dönüş' kara mizahıyla operasyon gerçekleştirildi. 20 cezaevinde aynı anda başlatılan ve 30 devrimcinin katledilmesi, onlarcasının sakat kalmasıyla sonuçlanan 19 Aralık operasyonu, toplumsal hafızaya kazındı.
Yeni cezaevleri 'müjde'ledi
AKP seçim kampanyalarında, Diyarbakır zindanlarındaki vahşetin sorumlularını açığa çıkaracağını vaat ediyordu. 2005’te ise yeni cezaevleri yapılacağını 'müjde'ledi. Yeni cezaevleri yaptı. Diyarbakır’da 500 kişinin çalıştığı, kapatılan Tekel Fabrikası’nı da cezaevine dönüştürüyor. Yetmiyor; öyle ki, uğruna katliam gerçekleştirilen F tiplerine, özgür yüreklerin taşıyıcısı bedenleri sığdırabilmek için yataklar ekledi.
Pozantı’da insanlık adına bir utanç olan, intihara kadar götüren zulmü yaşayan çocuklar, Batman sürgünleri, yazın buharlaştırıcı sıcağında yer yokluğundan uyumak için nöbetleşe bekleyen, gayri insani koşullara isyanın yangınında tanınmayacak halde kömürleşen 13 canın ailelerine tabutlar içinde teslim edildiği Urfa E Tipi Cezaevi’nden bir gece ansızın üzerlerinde pijama, ayakkabı dahi giymelerine izin verilmeden saçlarından sürüklenerek tekme-tokat, küfürler eşliğinde, askeri kargo uçağına karga tulumba atılan, nereye götürüldüklerini bilmeden getirilen 13 siyasi kadın tutsakla birlikteyiz.
Umut Pandora'nın kutusunda kilitli
Hala yanık insan etinin dumana karışmış kokusundan kurtulamamış bu genç kadınlar, bütün vicdani, ahlaki değerlerin, insan onurunun ayaklar altına alındığı, her gün genç bedenlerin toprağa düştüğü ve sayısal skor misali kanıksatıldığı bu süreçte, egemenlerce kadının, kapağını açtığı, içinden kötülüklerin saçıldığı iddia edilen Pandora’nın kutusunda kilitli kalan umudu açığa çıkarmak için bedenleriyle karabulutların ardındaki gökyüzünü güneşle maviye dönüştürmek istiyorlar.
Adalet, özgürlük ve onurlu yaşam arayışındaki, demir ve betonların arasında ellerinde kalan tek direniş gücü olan bedenleriyle başkaldıran bu kadınlar kim? Zeynep, Emine Berçem, Azize, Adile, Mehtap, Yağmur, Güler, Naime, Ayşe, Berivan, Songül, Nilüfer. Onlar sadece birer isim değiller. Bir yaşam, bir öykü ve her biri bir barış neferi.
Geriye kalan 'mekap'lar
Bu kadınlardan biri de Zeynep Kıyar. Zeynep, savaşın içinde doğar. Henüz 9 yaşındayken annesinin, dedesinin parçalanmış bedenini topladığına tanıklık eder. Kuşatılmış köylerinin okul sınıfları, sistem ideolojisinin hegemonyasına, yaşam olan dilin asimilasyonuna mekân olurken, bahçesi, köylülerin 'toplama kampı' işkencehanesi, gerilla cenazelerinin sergihanesi olur.
Daha uykuyla ölüm halini ayırt edemeyecek durumda iken, günlerce haberini alamadıkları çoban Mehmet amcayı aramaya çıktıklarında, onu yerde uzanmış görünce, "gelin Mehmet amca burada uyuyor" diye seslenir. Şakağında mermiyle açılan delikten sızan kanın, kulağının kepçesini doldurduğunu görünce annesi, gözlerini kapatır. Yalnızca burada değil, başka operasyonlardan geriye kalan 'mekap'larda da kan, cansız kulaksız bedenleri görür.
Urfa’daki yangından sonra Sincan’a sürgün edilen Zeynep, 20 yıl aradan sonra köylerinin 'toplama kampında' sıraya dizip aralarından aldıkları (daha sonra battaniyeye sarılı görülen), öldüğünü sandığı, çocukluğunun karelerindeki genç ve güzel Sermin Demirdağ’la, Kürt kadınların adresinin çokça kesiştiği bu mekânda karşılaşır.
Açlık direnişe dönüştü
Operasyonlarda yerlere dökülen erzaklar, egemenin terbiye etme aracı, açlık; bugün Zeynep’lerin bedeninde direniş silahına dönüştü. Ama bu silah öldürmenin, yok etmenin değil, yaşatmanın silahı.
"Ben çocuktum cenazeler vardı. İnsan bedeninin parçaları toplanıyordu. Bugün gencim ve hala bu tablo devam ediyor. Savaşı bitireceklerin kadınlar olduğuna inanıyorum. Başka ölümler görmek istemiyorum. Bunun için bedel, yaşamımız olacaksa vereceğiz. Savaşın acıları ortaktır. Her insanın ölümü acıdır. Acılara son verelim" diyor Zeynep.
Bedenlerini acıların dermanı eyleyen bu insanların çocukluğunun ne parkları, ne salıncakları, ne de renkli balonları oldu. Parçalanmış yaşamlarının her bir parçasını iradelerinde bütünleştirdiler.
Henüz vakit varken...
Zeynep ve diğerleri, kışlaya benzeyen okullarda Türkçe bilmedikleri için geri zekâlı muamelesi gördükleri; anne, baba, kardeş ve arkadaşlarına gözlerinin önünde işkence yapıldığı, kaybedildiği, ajanlığa, koruculuğa zorlandığı, köylerinin boşaltıldığı, kurşun sesleri ve bombalar arasında, parçalanmış aile ve bir mezar taşı bile olmayan yakınlarının hasreti ve özlemiyle açlık ve sefalet içinde yaşanmışlıklara rağmen "bana yapılanları unutmam mümkün değil ama barış mümkün, barış istiyorum" diyorlar hala.
Türkiye’nin demokratik birliği içinde halkların eşit, özgür, demokratik bir yaşamın hayat bulması için taleplerine kulak verelim, hayatlarımıza acı eken politik kaygıların gölgesinden, güneşin aydınlığına yol alalım. Onurlu, kalıcı, gerçek bir barışın tohumlarını ekelim. Henüz vakit varken, nefesler tükenmeden. Nefes olalım…
BEDRİYE YORGUN / SES Genel Kadın Sekreteri, Sincan Kadın Kapalı Cezaevi