
Türkiye’de ne kadar savaş karşıtı varmış, Dağlıca’da gerilla eyleminden sonra bunu da öğrendik. Gerilla silah bırakmalıymış! Her şeyi gerillanın silahı bozuyormuş. Türkiye’de barış ortamı varmış; sorun tam çözülecekmiş, ama bu eylem her şeyi geriye götürmüş! Daha neler neler!
Yine bazılarına göre Türkiye’de demokrasi varmış. Her şey demokrasi içinde çözülebilirmiş. Türkiye’de gerillalık yapacak hiçbir neden yokmuş. Gerilla silah bırakırsa her sorun demokrasi içinde tartışılıp çözülürmüş. Sanki Meclis, Hükümet ve partiler yokmuş. Aksini söyleyenler varmış gibi bu sorunu siyaset çözer denilmektedir. Ne hikmetse bu sorununun çözümsüz kalmasının esas nedeni ve savaşın şiddetlenmesinin esas sorumlusu konuşulmuyor. Konuşulsa da bunlar psikolojik savaşın, yandaş basının, AKP iktidarı altında iradi gücü kalmamış liberallerin ve “makul sosyalistlerin” vuvuzela sesleri arasında kayboluyor.
Sonbahar aylarından başlamak üzere tüm kış boyu yayın yapan gazete ve televizyonların arşivlerini gözler önüne serelim, ortaya ne çıkar? Her gün “şu kadar öldürdük, şu kadar bitirdik” haberleri ilk haber oluyor ve manşetlerden veriliyordu. Yandaş basın yazarları, Başbakan’ın danışmanları PKK’nin nasıl bitirildiğine dair değerlendirmeler yapıyordu. Kış aylarındaki imha saldırılarını görmezlikten gelsek bile bahar aylarındaki operasyonların kışın yapılmayan yerlere kadar yayıldığını ve çatışmaların süreklileştiğini biliyoruz. Bunlar olurken bugün yüksek sesle konuşanlar neden o zaman AKP Hükümetine isyan bayrağı açmıyorlardı? Gerilla ölümlerini zafer çığlıklarıyla karşılayanlara karşı tepki göstermiyordu.
Rüzgar ekenin fırtına biçeceğini söylemiyorlardı. Anlaşılıyor ki gerillaya yönelik operasyonlar normal, devletin hakkıdır. Gerilla ölümleri savaşı tırmandırmaz, siyasal iklimi olumsuz etkilemez. Ama gerilla buna direnirse her şey berbat olurmuş. İşte Türkiye’de kafalar böyle çalışıyor. Çünkü psikolojik savaş böyle kafalar yaratmış. Kim PKK’ye ve gerillaya karşı çıkarsa el üstünde tutuluyor. Hatta Hükümet ile ilişkisi bozulanlar için Hükümetle ilişkisini düzeltme imkanı yaratıyor.
Sadece imha politikası ve gerilla direnişi var
Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezerek tasfiye etmek isteyen AKP Hükümetidir. Asker ve polisini seferberlik düzeyinde savaşa süren, teslimiyet dayatması dışında bir politikası olmayan AKP’dir. Elindeki ordu ve teknik yetmezmiş gibi salahlı insansız hava uçağı almak için Obama önünde kırk takla atan Başbakan’dır. Peki, sormazlar mı, bu insansız savaş uçaklarını bu Hükümet ne için istiyor? Bunlar savunma aracı mıdır? Bu, büyük bir imha katliam politikasının dışa vurumu değil midir? Demokratik çözüm ve barış politikası olanlar Obama önünde diz çöküp aman bu silahları bize verin der mi? Dolayısıyla çözüm olacaktı, barış geliyordu söylemleri başta Türkiye halkı olmak üzere toplumları aldatmaktır. Ortada ne çözüm politikası, ne de barış niyeti vardır. Sadece imha politikası ve buna karşı gerilla direnişi vardır.
Kürt tarafının çözümü sağlamak için direnişten başka yolu yoktur. Çünkü hakları gasp edilen taraf Kürtlerdir. Bu nedenle çözümsüzlüğün ve bunun ortaya çıkardığı savaşın sorumlusu Kürt tarafı değildir. Savaşın da, çözümsüzlüğün de sorumlusu Türk devletidir. Türk devleti ve AKP Hükümeti isterse, niyeti olursa bu sorunu bir günde çözer. Bu gerçek bilinmesine rağmen Kürtlere yüklenmek ya şovenist zihniyetin ifadesidir ya da irade kırılmışlığının dışa vurumudur.
Türk devleti sorunu çözmek istemiyor ve talepte bulunan Kürtleri ezmek istiyorsa Kürtlerin direnmekten başka seçeneği yok demektir. Teslim olmak istemiyorsa tabii ki direnecektir. Tabii ki direnmezse ortalık süt liman olur. Roma barışı (güçlünün barışı) gerçekleşir. Bunun da barış değil tek taraflı savaş olduğu açıktır. Şimdi Kürtlere böyle bir “barış” dayatılıyor.
Türk devleti ordusuyla, polisiyle Kürdistan’ı işgal etmiş, Kürtler üzerinde fiziki ve kültürel soykırım politikası izliyor. Herhalde Şark Islahat Planındaki kültürel soykırım politikalarını Kürtler gönüllü benimsemedi. Bugün de Türk devleti bu silah gücüyle Kürtleri kültürel soykırım sistemi içinde tutmak istiyor. Eğer demokratlık ve liberallik varsa bu ordu ve polisler neden Kürtler ve Kürdistan üzerinde baskı kuruyor? Yoksa bu kadar ordu ve polis ortadayken Kürtlere silahlı mücadelenin zamanı geçmiştir denilmesinin hiçbir anlamı yoktur.
Kimse Kürtleri aptal yerine koymasın
Kürtler siyasal sorunlar başta olmak üzere tüm sorunların silahla, orduyla, polisle değil, demokratik siyasetle çözülmesini istiyorlar. Tüm sorunların çözümü demokratik toplum örgütlemesi ve siyasetle olsun diyorlar. Bunun için örgütlenmeye gidiyorlar. Kendi sorunlarını demokratik yollarla kendileri çözmek istiyorlar. Kürtler böyle bir paradigmayla hareket edip demokratik örgütlenmelere gidince paralel devlet kuruluyor diyerek tüm politik Kürtler tutuklanmadı mı? Kürtlerin silahsız, demokratik çözümüne neden bu kadar saldırılıyor? Kürtler demokratik siyasal alanda güçlenince siyasi soykırım operasyonlarıyla karşılaşmadı mı? Örgütlenme ve düşünce özgürlüğünün olmadığı bir yerde gerilla neden silah bırakmıyor demek Kürtlerle alay etmektir. Kendilerini akıllı, Kürtleri aptal yerine koymaktır.
Bugün Kürtleri ordu ve polis gücüyle egemenlik altında tutmak isteyen, Kürtlerin toplumsal ulusal haklarını tanımak istemeyen Türk devletidir. Türk devleti tek taraflı savaşla Kürtler üzerindeki baskısını ve egemenliğini sürdürmek istiyor. Bu gerçek ortadayken savaşın var olmasını Kürt tarafına yüklemek gerçekleri görmemektir. Gerillanın silahını bırakması, ölüm sessizliğinde karşılanan bir savaşın sürmesini ifade eder. Gerillanın isyanı ya da direnişi bu haksız ve yok edici savaşa karşı bir öz savunma değil midir? Türk devleti bu savaş mantığını bıraktığı anda gerillanın direnişi de son bulur.
Silahlı mücadelenin zamanı geçmiştir, gerilla silah bıraksın söylemleri özellikle Güneyli siyasi güçlerin Türkiye ile ilişkilerinin sonucu tekrarladıkları nakarattır. Eğer ideolojik, teorik ve siyasi zihniyet olarak ortaya konulursa savaş ve silahtan yana olan onlardır. PKK ise devleti de, silahı da, orduyu da bir iktidar aracı olarak görüyor. Ezilenlerin esas örgütlenmelerini demokratik örgütlenme olarak ifade ediyor. Onlar, halkın gücüne değil, herhangi bir dış güce, onun silahına ya da dış gücün desteğiyle kendilerinde olacak orduya inanırlar. PKK ise halkın demokratik toplum örgütlenmesini esas alıyor. Silahı da, silahlı örgütlenmeleri de sadece Meşru Savunma durumlarında meşru görüyor.
Türkiye’de hiç kimse Kürt hareketine silah ya da demokratik siyaset dersi vermesin. Türkiye’de Mehmet Altan’larından, yani liberalinden İslamcısına kadar birçok çevre güçlü orduyu savunuyor. Güçlü orduyla Ortadoğu’da etkin olmayı ve ağırlık koymayı arzuluyor. Demokratik güçleriyle değil, ordu ve polis gücüyle bölgede hakim olmak istiyorlar. Fethullahçıların nasıl bir polis ordusunu savunduğunu biliyoruz. Güçlü orduyu da imanlarının bir şartı olarak görüyorlar.
Siyasi statü için öz savunma gücü
Kürtler de bölgede büyük bir halktır. Siyasi iradesi de, statüsü de öz savunma birlikleri de olacaktır. Bunlar Fars, Arap ve Türk’e hak, ama Kürt’e gelince yasak olacak. Bu zihniyet sahiplerine göre Kürtler bunları düşününce kafası ezilir. Gerilla direnişini bir tarafa bırakalım, Kürtlerin de siyasi statü ve demokratik kurallar içinde öz savunma gücü olsun denilince kıyamet koparılmadı mı? Bundan söz etmek ayrı devlet olmak olarak değerlendirilmedi mi? Demek ki sorun gerilla direnişi değil. Onlara göre demokratik bir sistem içinde de olsa Kürtlerin elindeki her türlü öz savunma aracı tehlikelidir. Halbuki dünyanın her yerinde toplumun öz meclislerin kontrolünde öz savunma mekanizmaları meşru haktır.
Tabii ki Türkiye’de böyle şeyler konuşulamaz. Kürtler böyle şeylerden söz edemez. Onlara ancak padişah gibi lütuf verilebilir. Kürtler bir şey isteyemez. Öyle ki özel savaş argümanı olarak gündeme getirilen TRT 6, kurslar ve seçmeli dersleri de Kürtler mücadele ettiği için değil, biz verdik diyorlar. Kürt halkının onlarca yıldır ayakta olduğunu unutuyorlar. Eğer Kürtlerin mücadelesi olmasaydı sözde de olsa Kürt’ten söz edilmezdi. Kürtler Başbakan’ın 2003 yılında düşünmezseniz Kürt sorunu yoktur dediğini unutmuş değiller. Kendini akıllı sandığımız Arap kökenli bir sosyalist de aynı yandaş basın gibi “Dağlıca oldu, Kürt sorununu konuşamaz hale geldik” diyor. Hem de Kürt sorunu üzerinde hararetle ahkamlar keserek. Ne var ki bu sözlerin söylendiği aynı saatlerde başka bir kanalda da bazıları bu tür eylemler olunca yine Kürt sorununu tartışıyoruz, ama ortalık sakinleşince sanki böyle bir sorun yokmuş gibi bu gündemi gerilere atıyoruz diyorlardı. Gerçekten de yıllarca Türkiye bu durumu yaşıyor.
KCK, AKP iktidarı döneminde defalarca tek taraflı ateşkes ilan etti. Peki, AKP bu yılları nasıl değerlendirdi? Bunu İlker Başbuğ Şükrü Elekdağ’la yaptığı röportajla itiraf etmiştir. Gizli görüşmelerin, dolayısıyla ateşkeslerin olduğu dönemlerde eylemler azalmıştır, bu nedenle gizli görüşmelerle oyalamalar yapılmalı, ama bir pazarlık biçiminde olmamalı, diyor. Buradan da anlaşılıyor ki Oslo görüşmeleri Erdoğan’la İlker Başbuğ’un birlikte kararlaştırdığı ve yürüttüğü bir süreçtir.
AKP, eski devlet zihniyetini restore etmeyi amaçlıyor
Gerilla silah bırakırsa demokratik ortam olurmuş, demokratik siyaset devreye girermiş ve sorun çözülürmüş sözleri de gerçekleri yansıtmıyor. 29 Mart 2009 seçimleri sonrası Kürt hareketi 13 Nisan’da uygulamaya koyduğu fiili ateşkesi resmi hale getirdi. Peki, AKP Hükümeti ne yaptı? 14 Nisan’da siyasi soykırım operasyonları yaparak seçim sonrası ortaya çıkan olumlu ortamı berhava etti. Binlerce siyasetçinin tutuklanması, İmralı tecridi, avukatların ve gazetecilerin zindanlara doldurulması, yürütülen imha operasyonları ortamı bozmuyormuş, ama imha seferlerine direnen gerillanın eylemi ortamı sabote ediyormuş! Bu mantık psikolojik savaşla kafası karıştırılmış ya da bozulmuş olanların mantığı olabilir. Akıllı ve aydın sanılan bir sosyalist bile psikolojik savaşın etkisine bu kadar girebiliyorsa siz diğerlerinin hallerini düşünün. Tabii ki hala iyi niyetli düşündüğümüz için böyle değerlendiriyoruz. Belki de kapitalist modernitenin hakim olduğu bu dünyada sistem içi ve sistem etkili başka nedenleri vardır. Bu sosyalist kişi CHP’nin girişiminin Kürt sorununu çözebileceği gibi bir yanılgı dünyası içinde yaşıyor da olabilir.
Gerilla, direnişi bırakırsa demokratik ortam olurmuş, demokratik siyaset devreye girermiş söylemleri de demokratik ortam nasıl oluşur, demokratik siyaset nasıl gerçekleşir konuları bilinmeden söylenen sözlerdir. Demokrasi her yerde mücadeleyle gelişmiştir, mücadeleyle gelişir. Demokratik siyaset ortamı da mücadeleyle doğar. Eğer bir ülkede demokratik zihniyet yoksa, hele AKP gibi demokrasi kültüründen nasibini almamış, 1930’ların CHP’si gibi olan, Kürt sorununda tek tek diyen bir hükümet ortamında gerilla silah bıraktığında demokratik siyaset yapma ortamı gerçekleşir demek, kafayı kuma gömmek olur. Kaldı ki KCK defalarca ateşkes yapmış, en sıkışık dönemlerinde AKP’ye nefes alma imkanları vermiş, ancak AKP bırakalım demokratik yaklaşım göstermeyi, daha da otoriter bir karakter kazanmıştır. Bunu daha kısa bir süre öncesine kadar birçok liberal de söylemiyor muydu?
Tabii ki Türkiye’de Kürt sorunu demokrasi ve demokratikleşme içinde çözülebilir. Bu doğru. Ancak bu doğru mücadele yükseltilerek gerçekleşebilir. Kürtleri direnişten ve mücadeleden vazgeçirmeyle demokratikleşme gelmez. Aksine demokratik gelişimin dinamizmini ifade eden mücadelenin getirdiği gerilim ortadan kaldırılarak AKP’nin sistemi yeniden restore edilmesine fırsat verilir. AKP demokratik Türkiye’yi hedeflemiyor. Eski devlet zihniyetini yeni koşullarda restore etmeyi amaçlıyor.
Psikolojik savaş etkisinde düşünmek
Tüm demokrasiler, demokratik gelişmeler, demokrasi mücadelesinin yarattığı gerilim içinde kazanılmıştır. Mücadele geriliminin olmadığı hiçbir yerde demokrasi gelişmemiştir. Kaldı ki demokratik ortam bile dinamiktir. Belirli sınırlar içinde demokrasinin gelişimini sağlayan gerilimi bağrında taşır. Türkiye ise demokratik bir ülke değildir. Ancak mücadeleyle, hem de üst düzeyde bir demokratikleşme mücadelesiyle demokratikleştirilebilir.
En önemlisi de Türkiye’de Kürt sorunu çözüme kavuşmadan demokratikleşme gerçekleşmez. Kürt sorununun çözümünde ciddi adımlar atılmadığı müddetçe Türkiye demokratikleşmiş sayılmaz; siyasal alanın demokratikleştiğinden söz edilemez. Kürt sorununun çözümünün gerçekleşmediği her siyasal rejim en iyi durumda olsa olsa Kürtlerin haklarını sınırlama ve bastırmayı hedefleyen özel savaş demokrasisi olabilir. AKP’nin bugün iddia ettiği ileri demokrasi de böyle bir özel savaş demokrasisidir.
Kürt sorununun çözümü konusunda bir niyet ve proje ortaya koymadan “biz bu sorunu çözeriz” demek de özel savaş demokrasisinin dilidir. AKP zaten bu dili beklenti yaratıp oyalama yapma ve bu ortamda kültürel soykırım sistemini yeni koşullarda restore etmek için kullanmaktadır. Demokrasi ve demokratik siyasetin gerçekleşmesi için AKP’ye çözüm iradesini ve projesini ortaya koyması dayatılmalıdır. Bunun sağlanmadığı ortamda PKK silah bıraksın, tek taraflı ateşkes yapsın demek kendini kandırmaktır. Bununla demokrasinin ve demokratik siyasetin devreye gireceğini sanmak psikolojik savaş etkisi altında düşünmek ve konuşmaktır.
2004 yılında PKK içindeki tasfiyeci provokatörler Musul ve Bağdat’a demir attıklarında Kürt Halk Önderi dağa geri dönsünler, demişti. Dağın özgür düşünme, özgür tartışma, özgür karar alma ve özgür uygulama yerleri olduğu anlayışıyla özgür düşünebilecekleri ortama dönmelerini istemişti. Türkiye’deki yoğun psikolojik savaş ortamını düşününce gerçekten de insan özgür düşünme, özgür tartışma, özgür karar alma ve özgür uygulama imkanının Türkiye koşullarında ne kadar zor olduğunu görmektedir. Bu nedenle bazı sözleri ve tutumları doğru görmezsek de anlamaktayız.
Duyguları güçlü olmayanlar fedakarlık yapmaz
Silah bırakma dayatmaları ve söylemleri Leyla Zana’nın açıklamalarından sonra arttı. Yeminli Apo ve PKK düşmanlarının yıllardır tekrarladığı “devlet istemiyorlarsa o zaman neden silahı bırakmıyorlar” sözünü Leyla Zana söyleyince herkes bunun üzerine balıklama atladı. Kürt halkının onlarca yıldır mücadeleyle ortaya çıkardığı her değere küfredenler, biz bunları çok önceden söylüyorduk dediler. Leyla Zana’nın bunlarla aynı zihniyette, niyette ve kişilikte olduğunu söylemek istemiyoruz. Kendini doğru ifade etmeyen ve maksadını aşan söylemlerle kendini bu duruma düşürmüştür.
Örneğin AKP’lilerin duygusunun Kürt olmadığı için düşüncesinin de Kürt olmadığı gerçeğini göremeyecek kadar yüzeysel ve ne anlama geldiğini görmeyen sözler sarf etmiştir. AKP’lilerin sorunu zaten duygudan kaynaklanıyor. Kürtlük duyguları zayıf olduğu için Kürtlerin ulusal demokratik taleplerini dillendirmiyor ve bunun için mücadele etmiyorlar. Duyguları zayıf olduğu için Kürtler üzerindeki zulme karşı sessiz kalıyorlar. Duyguları güçlü olmayanlar fedakarlık ve zorluk gerektiren tutumlar ve mücadele içine giremezler. Zaten Kürtlük duygularının yüksek olduğu yerlerde mücadele ve fedakarlık yüksek düzeyde, ama kültürel soykırımın etkisinde olan alanlarda ise AKP gibi partilerin oy alabildiği görülmektedir. Bu konuya birçok örnek sıralanabilir. Biz Urfa merkezle Amed merkezinin karşılaştırılmasını en somut örnek olarak gösterebiliriz. Duygular çok önemlidir. Duygu ile düşünce arasında doğrudan bağ vardır. Bunlar birbirinden kopuk ayrı şey değildir.
PKK Kürdistan’da aynı zamanda bir duygu ve düşünce devrimini gerçekleştirmiştir; yurtseverlik ölçülerini yükseltmiştir. Duyguları yükselten ve zenginleştiren bir Kürt Rönesans’ını yaratmıştır. Bu gerçekleri Kürt Halk Önderinin belirttiği gibi ancak mitolojilerdeki zalim tanrılar inkar edebilir. BDP’lilerin Kürtlük duygularını olumsuz anlamda sorgulamak ise ödenmiş büyük bedelleri anlamamak olur. Bugün zindanlardaki binlerce BDP’linin duygularını sorgulamak gerçekten de akıl alacak gibi değildir. Halbuki Kürtlük duyguları en yüksek düzeyde olduğu için bugün zindanlarda ağır bedeller ödüyorlar.
Leyla Zana’nın söyledikleri yanıtsız bırakılamaz
Devleti bırakmışlar neden silahlı direnişi bırakmıyorlar sözlerini başkaları söylediğinde ciddiye almıyorduk. Çünkü onların yeminli Apo ve PKK düşmanları olduklarını biliyorduk. Bazıları da Kürtlerin direnişini on yıllardır kırıp teslim almak isteyen devletin ve bugünkü AKP Hükümetinin kalemşorlarıdırlar. Ancak Leyla Zana’nın bu konuda söylediklerini cevapsız bırakmak, muhataplarının savunmasız kalması anlamına gelir. Bu nedenle çok kapsamlı olmasa da bu konuda bazı şeyler belirtmek istiyorum. PKK’nin yeni paradigmasını, özgürlük ve demokrasi anlayışını anlamayanlar böyle düşünebilir. Bir halkın varlığını ve özgürlüğünü sadece devlet olmakla özdeşleştirenler böyle düşünebilir. Dolayısıyla bu mantıkla kendilerine göre yüzeysel ve ucuz bir değerlendirme yapabilirler. Kırk yıldır en zor koşullarda ve Kürt kördüğümünün yaşandığı Ortadoğu coğrafyasında mücadele eden PKK’lilerin görmediğini ve anlamadığını; kendisinin anlayıp gördüğünü sanabilir. Ancak gerçekler böyle düşünenlerin söylediği gibi değildir. Amiyane deyimle kazın ayağı öyle değildir.
Kürtler kültürel soykırım altında bir halktır. Bu tehlike devam etmektedir. Özellikle Türk devletinin Kürtleri Türkleştirme ve Kürdistan’ı Türk ulusal yayılma alanı olarak görme, yani tek millet, tek vatan zihniyeti bu tehlikeyi bugün de yakıcı kılmaktadır. Bu tehlikenin olmadığını, bu tehlikenin kalktığını sanmak, özel savaş hükümeti olan AKP ve Başbakan’ın söylediklerine inanmak olur. Sözde Kürt’ten söz ediliyor, ama özde inkar ve ortadan kaldırma anlayışı sürdürülüyor. Türk devlet zihniyetini tanıyanlar bunu derinden hisseder. AKP’nin mevcut söylemleri ve atıldığı söylenen adımlar da esas olarak bu gerçeği örtmek ve kültürel soykırımı tamamlayan sistemi kurmak içindir. Yapıldığı söylenen şeylerin bir çözümün adımı olarak değil; kültürel soykırım sistemini örten argümanlar olarak ele alınmakta ve kullanılmaktadır.
PKK bugün ulusal varlığı koruma ve özgürlüğü kazanma mücadelesi veriyor. Ulusal varlığı siyasi ve hukuki güvenceye almayı hedefliyor. Kürtler için şu anda öncelikli olan hedef budur; acil olan budur. Bunun için de her türlü mücadele meşru hak ve kutsaldır. PKK ulusal düzeydeki zihniyet ve politikalarında bu varlığı güvenceye almayı ve bunun için mücadele yürütmeyi esas alıyor. Temel stratejisini bunun üzerine kuruyor. Demokratik Özerklik statüsünü bir yönüyle de bu çerçevede ele almak lazım. Kuşkusuz bunu bir toplumun demokratik iradesinin ve demokratik toplum yaşamının en iyi modeli olarak da görüyor. Kürt sorunu söz konusu olduğunda da bunu ulusal varlığın güvence altına alındığı ve özgürlüğün kazandığı statü olarak değerlendiriyor.
Bırakalım tüm diğer şeyleri, varlık yokluk mücadelesi içinde olan bir halkın varlığını güvenceye almak için her mücadele yöntemi haktır. Eğer silahlı mücadele verilecekse en başta da bu varlık mücadelesi için verilebilir. Devlet ya da iktidar için silahlı mücadele gereksiz görülebilir; kaldı ki PKK böyle görüyor. Ama varlığını koruma ve özgürlüğünü sağlamak için hiçbir mücadele yöntemi yanlış ve fazla değildir, birilerinin anlamadığı ya da anlamak istemediği budur.
Türk devletinin ve AKP’nin politikaları her gün Kürtlerin varlığının tehlikede olduğunu, Kürtlerin özgür bir halk olarak görülmek istenmediğini göstermiyor mu? Devlet istemiyorlar, o zaman neden silahlı mücadele yürütüyorlar diyenlere verilecek en yalın karşılık budur. Bu konuları başka yazı ve değerlendirmelerde ortaya koymaya devam edeceğiz. Burada sadece böyle kısa bir yanıt vermeyi yeterli görüyorum.
MUSTAFA KARASU