Hafıza, Platon’dan beri insanlığın temel düşünme konularından biri olagelmiştir ya da daha doğrusu, bizim izleyebildiğimiz kadarıyla böyle. Çünkü Platon gibi bir filozofun çıkıp da bu kadar keskin bir tartışmayı yürütebilmiş olması, bu meselenin daha o zamandan insanlığın gündeminde olduğuna da işaret eder. Platon ‘yazıyla’ ilgili olarak girer bu tartışmaya: Sıra yazıya gelince Theuth “Ey kral” dedi, “işte bir bilgi ki bunun sayesinde Mısırlılar daha bilgili ve geçmişi hatırlamaya daha yetili olacaklar. Bilginin de, belleğin de ilacını buldum!” Kral cevap verdi: “Ey eli hünerli Theuth! … Harflerin babası olan sen, kendilerine duyduğun sevgi dolayısıyla, verecekleri neticenin tam aksi bir neticeyi onlardan bekliyorsun. Harfleri öğrenenler artık belleklerini işletmeyecekleri için unutkan olacaklar… Yazıya güvendikleri için etraflarındaki şeyleri içerden kendi kendilerine hatırlayacakları yerde, dışarıdan kargacık burgacık izler sayesinde hatırlamaya çalışacaklar. O halde sen bellek için değil, hatırlama için bir ilaç buldun. Öğrenime gelince, sen öğrencilerine ancak gerçeğe benzer şeyleri öğretebilirsin, gerçeğin kendisini değil. Bunlar senin harflerin sayesinde, öğretmensiz olarak gırtlaklarına kadar bilgiye gömüldüler mi, çoğu zaman hiçbir şeyi doğru dürüst düşünmedikleri halde kendilerini bilgin sanacaklardır. Sonra gerçekten bilgili adam değil de bilgili adam bozması oldukları için çekilmez bir şey olacaklardır.”

Platon ‘yazı’nın bizim yerimize hatırlamaya başlayacağından ve gerçeklikle hafıza aracılığıyla kurduğumuz ilişkiyi alt üst edeceğinden kaygı duyuyordu (yeri gelmişken, yirminci yüzyılda Heidegger’in ‘kaygı’yı felsefi bir kavram olarak öne sürmesinin temelleri de Antik Yunan’daki filozofun topluma ve siyasete yönelik bu kaygılı bakışında bulunmaktadır ama Heidegger, düşünceye yapılabilecek en sinsi ihaneti de gerçekleştirmiş, bir hınç insanı oluşunu, kişisel anksiyetesini felsefileştirmek ve dolayısıyla biricikleştirmek yoluyla maskelemiştir. Sünni İslam’ın Heidegger’i bu kadar kolay benimseyebilmiş olmasının temelinde de ikisinin de tek-benci oluşu yatmaktadır). “Yazı benim yerime hatırlarsa, beni belleğin dünyasından çıkarır.” Platon’un argümanı buydu.

Platon’un argümanının doğruluğu ya da yanlışlığı elbette tartışmaya açık. Bir yandan ‘yazı’nın tarihinin aynı zamanda devletin, toplumsal eşitsizliğin vs. tarihi olduğunu da biliyoruz bugün. Özellikle de devletlerin arşiv tutma takıntısı (örneğin Roma İmparatorluğunun ya da Kilise’nin kronikçileri geliyor aklıma; ya da Taberi, Vakıdi gibi olay nakline önem veren tarihçiler) yazının bu konumuna dair çok şey söylüyor elbette. Fakat bir yandan da insan belleğinin çağrışımsal bir çalışma biçiminin olduğunu da biliyoruz. Özellikle de mekânla kurulan ilişki bakımından… Bellek yalnızca eve giderken yolumuzu bulmamızı sağlayan bir şey değil; aynı zamanda kişisel hikâyelerimizi de sürekli canlı tutan bir şey. Canımızı çok yakmış bir olayı bize hatırlatan bir şeylerle karşılaştığımızda verdiğimiz tepki, o ilk can yanmasının yapısal bir tekrarıdır en nihayetinde. Kişilik dediğimiz şeye istikrarını veren de bu tekrarlardır. Kişilik bellekle mümkün. Platon’un yazı konusundaki mütereddit yaklaşımı, tam da kişiliğin bu istikrarının dağılabilir olmaya açık kılınmasıyla ilgili bir boyut içeriyor. Yazıyla ya da genel olarak metinsellikle ilgili yanılıyor da olabilir yanılmıyor da olabilir Platon; bana kalırsa, asıl önemli olan, onun argümanını değilse bile kaygısını paylaşmaktır.

“Bize dışsal şeylerin bizim yerimize hatırlamaya başlamaları, bizi hatırlamanın öznel alanından çıkarırken, hatırlamayı da deneyimin alanından çıkarır” demeye getiriyordu Platon. Bu, mekânın diferansiyel niteliğini ıskalamaktır. Çünkü bazen, tam da bize dışsal şeylerdir hatırlamayı harekete geçiren şey. Örneğin Dört Ayaklı Minare artık hiç kimsenin aklına Akkoyunluları getirmeyecektir; artık Şeyh Mutahhar Camii diye bir gösteren de gücünü kaybetmiştir; Dört Ayaklı Minare artık yanına Tahir Elçi’yi de katarak hafızamızı harekete geçirmektedir/geçirecektir. Artık istesek de istemesek de, hoşumuza gitse de gitmese de, anlamlı bir kişiliğin sahibi olacaksak, bu tarihsel moment bu kişiliğin belirleyicisi olmak zorundadır. O halde, Platon’un kaygısını paylaşmak, aslında bu türlü bir hafızayla yoğrulmak zorunda olan bir kişilik biçiminin dağılması endişesini paylaşmak anlamına gelmektedir.

Tahir Elçi, bunu söylediğim için bağışlanmayı dilerim, bir hafıza mekânı verdi bizlere. Artık ister Türkçe konuşulsun, ister İngilizce, ister Kürtçe, ister Almanca vs. hangi göstergeler sistemi söz konusu olursa olsun, ne türlü bir sembolik dil iş başında olursa olsun, Dört Ayaklı Minare, tek bir tarihsel momente işaret edecektir. Yani yalnızca Elçi değil, toplam bir tarihsel dönem… Bu tarihsel olayın kendisine sadakat… Önümüzdeki sınav budur.