
Bununla şunu vurgulamak istiyoruz: Geçmişi asla unutmamak gerek. Geçmişten dersler çıkartarak bugüne yaklaşım gösterilirse çok daha anlamlı sonuçlar elde edilebilir. Bugünü dünden koparanlar yarın için de bir şey yapamazlar.
“Her şey değişti” demek geçmişi unutmak demek değildir. “Değişim ve dönüşüm” demek tarihi unutmak anlamına gelmiyor. “Yeniden yapılanma” demek de “eskiyi” unutmak manasına gelmiyor.
Halbu ki “geçmiş” insanlık hafızasıdır. İnsanlığın yaratmış olduğu değerlerin tümü burada duruyor. Varoluşumuzun başlangıcından yaşadığımız şu ana kadar her şey orada vardır. Ne ararsan bulursun, ne yapmak istersen oradan bakarak yeni şeyleri yaratabilirsin. Menfi’yi de bulursun, müspet’i de. Kısacası ne ararsan bulursun o hafızada. “Tarih derslerle doludur” sözü, boşuna söylenmiş bir söz değildir.
“Unutmak ihanettir” diye bir söz de vardır. Unutmak hafızayla tüm bağları kesmek demektir. Hafızayla bağların kesilmesi demek, insanlığın yaratmış olduğu tüm değerleri bir kenara bırakmak demektir. Bu, kim ne derse desin ihanettir.
Tüm bunları şunun için vurguluyoruz: Çağımızın insanı sanki dünü unutmuştur. Sanki geçmişte yaratılan değerler onun için fazla bir anlam ifade etmiyor. Sanki “geçmiş geçmişte kalmıştır” anlayışı hakimdir. Bu nedenle de geçmişte doğru olan şeyler ya unutulmuş, ya anlam yitimine neden olmuştur.
İşte bu gerçeklik istenilen düzeyde devrim yapma, toplumu değişitrme, sosyal hayatı yeniden inşa etme gerçekliğimizi engelliyor.
Ne yazık ki bu bilinç kayması ve hafıza zayıflığı sosyalist hareketlerde de yaşam bulmuştur. Sosyalist hareketlerde ya geçmişi olduğu gibi doğmatik tarzda hakim kılma vardır, ya da her şeyi unutma yaklaşımı. Sosyalistlerde unutma çok daha hakimdir. Geçmişi silme, “geçmiş geçmişte kalmıştır” anlayışına düşme pratiği çok daha derindir. Bir nevi geçmişi unutmuştur. İçerisinde olduğu derin ideolojik ve teorik bunalım ve çıkmaz onu bu noktaya getirdiği doğrudur, ama nereye kadar? Bir örnekle geçmişte çok daha görkemli kahramanlıkların olduğunu vurgulayarak yazıyı bitirmek istiyorum:
Eskide uluslararası dayanışma diye politik ve devrimci bir duruş vardı. Bu duruş sadece teorik değil, aynı zamanda pratik olarak da anlam bulurdu. Devrim süreçleri bu bilinç ve pratik duruşu çok daha derinleşirirdi. Bir yerde bir grev olduğunda, bir eylem yapıldığında, bir toplantı gerçekleştiğinde, bir silah patladığında veya bir devrim süreci yaşandığında uluslararası devrimci hareketler ve devrimci şahsiyetler hemen harekete geçer, ne pahasına olursa olsun o eylem ve devrimin yaşaması için ne gerekiyorsa onu yaparlardı.
Devrim onlar için her şeydi. “Devrimcilerin yurdu yoktur, devrimlerin olduğu her yer sosyalistlerin yurdudur” şiyarı, ete-kemiğe bürünmüş bir hakikattı. Onlar hakikatın peşindeydiler, hak ve adalet onlar için olmazsa olmazdı. Yapılacak her devrim adaleti, hakikatı ve özgürlüğü getirecekti ve emperyalizmi geriletecekti, kapitalizme karşı büyük bir şamar olacaktı. Bu nedenle özgürlük kokusunun geldiği her yerdeydiler, hakikat adına patlayan her tüfeğin sesine kulak verirlerdi, devrim adına kalkışan emekçilerin ve halkların bulunduğu meydanlarda haykırırlardı.
İspanya devrimi tarihin en görkemli uluslararası dayanışmanın yapıldığı bir devrimdi. Dünyanın dört bir yanından İspanya’ya koşan devrimciler, “Uluslararsı Tugaylar”a üye olmak için can atıyorlardı. 53 ülkeden devrimciler, anarşistler, solcular, küçük-burjuvalar, gençler, kadınlar, feministler, kısacası faşizme karşı olan herkes İspanya’ya akıyordu. Çünkü İspanya’da devrim ve halk tehlikedeydi ve Alman-İtalya ve İspanya faşizmi birlik halinde terör estiriyordu.
Peki ya şimdi? Rojava Devrimine gösterilen yaklaşıma bakalım. Var mı eski duruş, eski bilinç, eski dayanışma ruhu? Rojava Devrimini koruma her devrimcinin, her hareketin, her aydının, hatta her “ben insanım” diyenin olmazsa olmaz görevi değil mi? Rojava Devrimi demek Kürt devrimi demek değil mi? Kürt devrimi demek Ortadoğu devrimi anlamına gelmiyor mu? Ortadoğu devrimi ise dünya devrimi için büyük bir kuvvet değil midir? Eğer tüm bu sorulara “evet” deniliyorsa, o zaman sosyalistlerin, komünistlerin, Marxsist ve Leninistlerin, aydın ve “ben insanım” diyenlerin sesleri neden çıkmıyor? Neden uluslararası dayanışma ruhu ile Rojava Devriminin açmış olduğu siperlerden bir siper açma gereğini duymuyorlar?
Rojava Devrimi, şimdi kuşatma altında. Uluslararası emperyalistlerin açmış olduğu kuşatmada tüm gerici güçler bir biçimde yer alıyor. Kapitalist moderniteden yana olanların cephesinde sahte müslümanlar da, yerel güçler de, liberaller de, sahte özgürlükçü aydın ve sözde Kürtçüler de yer alıyorlar.
Peki Rojava Devriminin açmış olduğu cephede neden devrimciler, sosyalistler, komünistler, anarşistler, feministler, kısacası anti-emperyalist, anti-kapitalist, demokrasi ve özgürlükten yana olanlar olmasın? Neden İspanya devrimi için oluşturulan “Uluslararası Tugaylar” gibi Rojava Devrimi için de tugaylar kurulmasın? Neden “Rojava Devrimi bizim devrimimizdir, daha fazla Rojava” adı altında Ortadoğu’da tugaylar oluşmasın?