“Çaresizlikleri köleleştirilmelerini kolaylaştırdı. Kızılderililer kendi ülkelerindeydi. Beyazlar kendilerine ait, Avrupa kültürünün içindeydi. Siyahlar ise ülkeleri ve kültürlerinden koparılmıştı, dil ve giyim geleneklerinin, görenek ve akrabalık ilişkilerinin parça parça yok edildiği bir duruma zorlanmıştı. (...) Amerikan köleliğini bütün zamanların en zalim köleliği yapan iki temel unsur var: Kapitalist tarım ile kendini gösteren sınırsız kâr hırsı ve kölelerin ırk düşmanlığının, beyazların efendi ve siyahların köle olduğu o insafsız ten rengi keskinliğinin de desteğiyle insan statüsünün altına düşürülmesi. Bu kölelik ömür boyu sürüyordu, demoralize ediyordu, aile bağlarını yok ediyordu ve geleceğe dair tek bir umut sunmuyordu.”
Howard Zinn’in, Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi kitabını okuyana kadar ABD tarihini az-çok bildiğimi sanıyordum. Ancak beni dehşete düşüren kitabını okurken aslında Amerika’ya dair çok az şey bildiğimi fark ettim.
Son haftalarda, Zinn’in ABD tarihini direnenlerin gözüyle anlattığı kitabının kölelik konulu ilk bölümdeki olayları daha sık anımsar oldum. Bunun sebebi, Ekim başındaki Uluslararası Kadın Konferansı’nda Black Lives Matter (Siyah Hayatlar Değerlidir) hareketi adına konuşma yapan Jade Daniels’in hikayesi.
Üstümdeki Kürt kıyafetini çok beğendiğini söyledi. Bunu söylerken gözleri hüzünle baktı. Sorup sormama konusunda emin değildim. Sonra sordum: “Jade, nereli olduğunu, atalarının nereden ABD’ye getirildiğini biliyor musun?”
Bilmiyor. Hangi topraklara ait olduğunu bilmiyor.
“Yerli kıyafetlerini giyen kadınlar gördüğümde imreniyorum. Ben de kültürümü gösteren bir kıyafet giymek isterim. Ufak motiflerle olsa bile, kültürel kimliğimi göstermek isterim. Ama bilmiyorum. Yok.”
Eduardo Galeano, Biz Hayır Diyoruz kitabında şöyle diyordu: “Yerlilerin özgürlüklerini ve mallarını almak için onlardan kimlik simgelerini alıyorlar.” Meğer mesele ‘sadece’ özgürlük ve mal değilmiş, varlığın kendisiymiş.
Jade’in bir dili yok. Ülkesi yok. Kültürü yok. Çünkü hafızası yok. Yok edilmiş. Hafızasız kılınmış. Nereye ait olduğunu bilmiyor. Afro-Amerikan terimini reddediyor. “Ben Afrikalıyım” diyor, “Amerikan değilim”. Ataları birkaç yüzyıl önce Afrika kıtasının herhangi bir bölgesinden, “büyük ihtimalle doğusundan” kaçırılıp ABD’ye köle olarak getirilmiş. Belki birkaç kuşak boyu dillerini koruyabilmişler. Ya da en azından nereye ait olduklarına dair bilgileri. Sonra zamanla yok olmuş hafıza. Hiçbir şey kalmamış. “İnsan uzak topraklara sürüklendiğinde ruhu çok fazla rüzgarda kalır, bildik korunaklar ve referans noktaları kaybedilir” diyor Galeano...
Milyonlarca, belki de milyarlarca insanın böyle bir hikayesi var. Kökleri kesilmiş bir ağaç gibi, bir şekilde yaşamaya devam eden. Ama hangi şekilde.
Soykırım ‘sadece’ fiziki bir olaydan ibaret değil. Hafızayı çalmak, bir toplumu belleksiz bırakmak, onun kimliğini yok etmektir. Lâl etmektir.
O yüzden çağımızın kültürel soykırım gerçeğini basite almamalıyız. Dayatılan ‘yurtsuzluğu’ sadece coğrafi bir olgu olarak ele almamalıyız. Önder Abdullah Öcalan diyor ya, “Bir toplum için kapitalist modernite tarafından yurtsuz sayılmak, kendi varlığını ve gerçekliğini yarı yarıya kaybetmektir”. Varlığını savunmak bu anlamda çağımızın temel direniş biçimlerindendir. Varlık, fiziki varlığın çok ötesinde toplumsal, kültürel, felsefi varlığı kapsar. Onu savunmaksa yaşamak ve yaşatmaktan geçer.