Bir entelektüel olan Bay D. emlakçı ve ev sahiplerinin gözünde siyah bir erkek olarak kriminalize ediliyor ve mahkeme süreci başlıyor. Hakkında koruma kararı aldırdıkları Bay D. sadece kapı komşusunun evinin önünden geçmek zorunda olduğu, parkta yürüdüğü için suçlu sayılıyor, mahkeme süreci uzadıkça uzuyor. Gözetleme kameraları, savunma yapmakla ilgilenmeyen devlet avukatları, ırkçı savcılar ve kötü hapishane koşulları bu sonuçlardan sadece bir kaçı. False Belief filminin yönetmeni Lene Berg ile konuştuk.

 

NİLGÜN YELPAZE / BERLİN

 

Lene Berg’in Şubat ayında Berlin Uluslararası Film Festivali’nin Berlinale Forum Expanded bölümünde gösterilen filmi ”False Belief”, Amerika’da siyahlara uygulanan sistematik ayrımcılık hakkında sadece öznenin perspektifinden yaşananları anlatarak büyük bir meseleye dair önemli bir söz söylüyor. Filmi özel kılan ise filmin yönetmeninin partneri olan ve her ikisini de etkileyen bu olayın mikro, çok içten bir dille verdiği hikayeyi anlatmakta kullandığı yöntem.

Filmin öznesi Bay D. yan binasına taşınan ve binayı satın alan Kostas isimli şahıs tarafından sistematik olarak hedef alınıyor. Çeşitli kitaplara imza atan, sanat tarihi üzerinde yoğunlaşmış bir entelektüel olan Bay D. emlakçı ve ev sahiplerinin gözünde siyah bir erkek olarak kriminalize ediliyor ve mahkeme süreci başlıyor. Hakkında koruma kararı aldırdıkları Bay D. sadece kapı komşusunun evinin önünden geçmek zorunda olduğu, parkta yürüdüğü için suçlu sayılıyor, mahkeme süreci uzadıkça uzuyor. Ve gözler önüne serilen gerçek şu ki, her yıl yüzlerce siyah birey benzer şekillerde hiç savunma yapma veya söz söyleme hakkı olmadan yargılanıyor. Bunun yönetmenin ve öznenin hayatına etkileri ise oldukça sarsıcı hale geliyor. Gözetleme kameraları, savunma yapmakla ilgilenmeyen devlet avukatları, ırkçı savcılar ve kötü hapishane koşulları bu sonuçlardan sadece birkaçı.

 

Demokrasi kimin için?

Kapı komşusunun sadece kimliğinden dolayı ‘tehlikeli’ ve ‘suçlu’ ilan edilmesi bizler için tanıdık bir durum. Bunun bireylerin hayatlarına etkisi, ABD bağlamında hapis, sürgün, mahalleden atılma, evinden atılma hatta polis kurşunuyla öldürülmek. Bu filmle Bay D.’nin hikayesi anlatılırken, aslında hikayesini bilmediğimiz yüzlerce kişinin durumu hakkında da durup düşünüyoruz. Demokrasi kimin için? Mahkeme salonları gerçekten adalet getiriyor mu?

Birinci ağızdan tanıklığın, filmi bir hakikati savunmak için bir araç haline getirmenin, kişisel hayatında yaşanan bir meseleye belgesel sinema ile yaklaşarak şifa aramanın güzel bir örneği olan False Belief’in yönetmeni Lene Berg ile filmi hakkında konuştuk.

 

Kişisel hayatınızda yaşadığınız ve sizi derinden etkileyen, aynı zamanda da birçok politik meseleye referans olan bir konuda belgesel yapmak sizin için nasıl bir duyguydu?

Bu filmi yapmak 4 yıl sürdü. Bir yönetmenim ama bu filmi yapmak konusunda şüpheliydim, çünkü otobiyografi yapmak istemiyordum ve bütün hikayenin kendisi de çok komplikeydi. Siyah bir erkek yargı sistemi içerisinde sıkışıyor ABD’de. Böyle bir film çok olağanmış gibi geliyor kulağa. Avrupalı biri olarak bu alana giremeyebilirim diye düşündüm. Ama bu konu hakkındaki konuşmalarımızı filme almaya başladığımızda ilk adım olarak, insanların yargı sistemi içerisine sıkışmalarının yaygın bir şey olduğu ve bizim bu konuyu anlatmak için elimizde araçlar olduğunu farkettik. Ve gerçekten de genel duruma değil kendi hikayemizin özel yanlarına, detaylarına odaklanmak istediğimizi farkettik. Bunun zor taraflarından birisi de acıma duygusu arayışı içinde olmamamız. Aynı zamanda filmin karakteri olan Bay D.’nin de kendisini mağdur olarak görmemesi ve o şekilde pozisyon almak istememesi. Tabi ki bakıldığında o bu sistemin bir kurbanı ama o buna karşı mücadeleci bir yerde duruyor.

12 farklı gün boyunca bu diyalogları çektik, kendisiyle aynı odada farklı renk kombinasyonları içerisinde konuyu tekrar tekrar konuştuk ve filmin ana çerçevesini Bay D.’nin oluşturmasını istedik.

Siyah bir erkeğin portresini yapmak da bu işin bir parçasıydı. İşin bir yanı da benim bunun neresinde durduğumdu. Bunu da süreç içerisinde belirledim. Anlatmak istediğim konu için elimde kelimeler olmadan bir dil yaratmam gerekiyor gibi hissettim. En sonunda, bunun gerçekten kendi hikayemiz olduğunu, gazetecilik ve röportaj değil kendimiz hakkında bir film olduğunu anlatan bir dil buldum.

 

Bu hikayeyi anlatmak için elimizde araçlar vardı dediniz. Bu araçlardan en önemlisi de hakikati inşa etmekte kameranın rolü. Filmde hem polis hem de mahalleyi dönüştürmek ve Bay D.’yi kriminalize etmek isteyenler de kamerayı kullanıyor. Siyah bir erkek bir yerden bir yere giderkenki fotoğrafını çekip, işte burada bana doğru yürüyor, beni tehdit ediyor diyerek kendi hakikatine kanıt olarak sunabiliyor. Kurumlar siyah insanlar, muhalifler üzerinde kamerayı ve gözetimi bir silah olarak kullanıyor. Ama haksızlığa uğrayan kesimler de kamerayı bir mücadele aracına dönüştürüp kendi hikayelerini anlatmak için kullandı ve aktivist filmler yaptı. Sizin filminiz de böyle sayılabilir mi?

Evet tabi ki. Kameramız vardı, kurgu yapmayı biliyorduk. Fon almamıştık hiçbir yerden ama elimizdeki araçlarla ilerledik. Ancak bu filmdeki hikayede savcılığın ve mahkemenin fotoğraflar kullanması çok kritik. Özellikle Bay D.’nin yürürken fotoğraflarını bir saldırı olarak yorumlamaları çok ilgimi çekti. Acaba Avrupalı olduğum için anlamıyor muyum diye düşündüm. Acaba bu savcılar, yargıçlar uzun boylu, iri, siyah bir erkek gördüklerinde gerçekten benim görmediğim bir şey mi görüyorlar diye düşündüm. Ama aslında fotoğrafları yorumlamamızı sağlayan şey, bizim dünya hakkında düşüncelerimiz ve görüşümüzdür. Eğer siyah erkekler tehlikeli ve suçludur diye bir fikrimiz varsa, o fotoğraflara baktığımızda o sonucu çıkarırız. Kurumların yaptığı da buydu. Ben de bu filmde kendi kanıtlarımızı kullanmak istedim. Farklı görselliklerle hikayemizi anlatmak istedim. Bunun içerisinde de fotoğrafların neyi temsil ettiği ve onları nasıl kullandığımız hakkında bir tartışma yatıyor. Akıllı telefon ve gözetim kameralarının ne kadar iki yönlü kullanılabileceğini görmemiz lazım. Hem insanları aşağılamak, suçlu çıkarmak hem de kendimizi savunmak için kullanılabilir.

 

Filmin kendisi sizin için ve Bay D. için bir rahatlama ve bu olayın etkisinden kurtarma işlevinin yanı sıra bir adalet arayışı işlevi de gördü mü?

Evet, tabi ki. Film yapmak aynı zamanda iyi bir film yapmak içindir. İlginç ve iyi bir film yapmak amacıyla film yaparsınız. Bütün filmlerim farklı bağlamlarda farklı konulara dokunan filmlerdi. Benim için Bay D.’nin tavrı, ısrarı, bu konudaki dik duruşu diğer insanlara ilham verebilir diye düşünüyorum. Özellikle diğer genç siyah erkeklere. Afrikalı oluşuyla kurduğu bağ, yazdığı kitaplar, duruşu ve bakış açısı onu özel kılıyor ve bu hikayeyi.

 

Hakikat kelimesi sizin için önemli bir yerde duruyor. Bu filmi hakikate ulaşmak için imajları kullanmanın bir yolu olarak değerlendirebilir miyiz?

Hakikat çok temel bir kavram. Kesin bir hakikat yoktur veya kendi zihnimizle bu hakikatin tamamını anlayamayız. Ama ben şiirsel bir hakikatin peşindeyim. Filmde çok fazla bilgi var. Ama bütün bu bilgilerin bir araya getiriliş biçimi, arka arkaya diziliş biçimi içerisinde farklı bir hakikati inşa etmeyi amaçladım. Bu filmi aktivist sinema veya insan hakları filmi kategorisine koyarsak, yapılma yöntemi nedeniyle yeni bir bakış açısı getiriyor diye düşünüyorum. Bu konuda çok sayıda film var ama farklı yöntemler kullanıyor. Buna ek olarak, Bay D. hiçbir zaman suçlu olduğunu kabul etmedi mahkemede, birçok insan anlaşmaya varmaya zorlanıyor ama o hep duruşunu korudu. Sadece ufak bir dava ama hayatımızı çok büyük etkiledi. Biz bir film yapmasaydık belki kimse bu konuda yazmayacaktı.

Aklımızda yığınla olay, duygu, bilgi, spekülasyon vardı. Filmi yaparken olayları bir şekilde aklımızda düzenlememizde ne olduğunu ve neden böyle olduğunu anlamamıza da yardımcı oldu.

 

Filmde mahalledeki evleri satın alarak kentsel dönüşüm sürecine sokmak, mahallenin asıl sahipleri olan siyahları kriminalize etmek için bu mahkeme sürecine giren kişileri görüyoruz. Bu kişiler aynı zamanda eşcinsel bir çift olmalarının ardına sığınarak Bay D.’yi homofobik olmakla suçluyorlar. Yani LGBTİ olmak beyazlara ait bir hakmış, siyahlar ise buna karşıymış gibi bir tablo yaratılarak mahalleden siyahları atmak istiyorlar. Berlin’de yaşamaya başladıktan sonra benzer şeyler hissettiniz mi?

Berlin’de de son on yılda buna benzer bir durum gözlemliyorum. Her ülkenin kendi yerel koşulları var. Ancak emlak piyasasının kentsel kapitalizmin merkezi haline geldiğini düşünüyorum. Bu emlak ve inşaat sektörü şehir kültürüne bir tehdit oluşturuyor. Çünkü şehir kültürünün içerisine güvenlik, olağanlık getirmeye çalışıyor. Harlem daha güvenli bir yere gelmiş mi? Olabilir. Ama pek çok insan için de daha güvensiz hale geldi. Ev sahipleri için, beyazlar için güvenli evet ama birçok insan da tutuklanma, kriminalize edilme tehdidiyle karşı karşıya onlar için ise daha az güvenli hale geldi. Bir yandan da hukukun bu ülkelerde LGBTİ politikaları konusunda daha hoşgörülü hale gelmesine rağmen pratikte artık çok daha az çeşitlilik ve çok az bir arada yaşam kültürü var. İnsanların hayat tarzları arasında çok fazla tansiyon olmaya başladı. Şehir kültürü önceden uzlaşma üzerine kuruluyken şimdi evden atmalar, sınıfsal ayrımlarla şehir daha keskin ayrımların olduğu bir yere geldi.

 

Bu yılki Berlinale film gösterimi hakkındaki genel izlenimleriniz nelerdi?

Benim ilk Berlinalem oldu. Çok yoğun geçti ama çok mutluydum burada olmaktan dolayı. Ne yazık ki festivaldeki kadın yönetmen yoğunluğunu gözlemleme şansım olmadı. Ancak kendi gösterimlerimiz açısından söyleyebilirim ki çok olumlu geçti. Filmimiz bundan sonra Oslo’da bir etkinlikte gösterilecek. Orada önemli isimlerle bir araya gelerek hem bir panel, tartışma hem de film gösterimi yapacağız.